4 Ağustos 2013 Pazar

V.İ.T.R.İ.O.L. NE DEMEKTİR?

Arkadaşlar uzun araştırmalarımın sonunda edindiğim bilgileri sizleere aktarmak istedim. Yazılarım alıntı değil araştırmalarımın sonunda aklımda kalan bilgilerdir.(Kaynak belirt, alıntı mı? sorularına mağruz kalmamak için yazma gereği duydum.)

Öncelikle kenarda yazan latince "Visita Interiora (Interiorem) Terræ (Tellus) Rectificando Invenies Occultum (Operae) Lapidem" yazısının anlamını uzun ve anlaşılır bir şekilde Ezoterizm bölümünde payşlaştım. Merak eden arkadaşlar detaylı bir şekilde bakabilir...

Sembollere gelince; gördüğünüz gibi birçok sembolün bir bütünlük oluşturduğu bir gerçek.Ama önce yüzeysel olarak bakarsak; VITRIOL'e dair yani felsefe taşının nasıl bulunacağını (sembolik olarak) yani ruhun arındırılması ve saflaştırılmasının sembolik bir haritası gibi duruyor."Harita olduğuna dair kanıya nereden vardın?" Diye soracak olursanız, simyada gezegenler genellikle haritalarda (gizli) kullanılıyorlardı.

Şimdi daha ayrıntılı ve dikkatli inceleyecek olursak; bir kere bu sembol yakın bir döneme ait değil, haçlar hıristiyanlık ile ilgili değil. bilindiği üzere haç bir çok topluluk tarafından kullanılmıştır.(Buradaki karmaşayı azaltmak istedim. Yakın döneme ait olduğunu söyleyen arkadaşlarda olmuştu.)

Şunu söylemek istiyorum, genel bir sembolün kesin anlamı ancak bulunduğu ambleme ve bağlama bağlıdır. Nereden başlayıp nerede bittiğini doğru anlamak gerekir. Bu da yoruma açık olduğunu gösterir. Yani yazacaklar benim penceremden yansıyanlardır. Herkes farklı okuyabilir, ancak doğru kişiler tam anlamını kavrayabilir...

yukarıdan başlayacak olursak, Güneş ve Ay görüyorsak yanılıyoruz demektir. Burada Güneş ve Mars var. Simyada gezegenler elementleri tasvir etmek için kullanılışlardır. Simyada Güneş altını, yanındaki Mars da demiri simgeler. Bunlar aynı kadehe akıyorlar ve değişimlerini tamamlıyorlar. Yani felsefe taşının yaptığına inanılan " demirden altın " olayını en yukarıda görüyoruz ki bence zaten sembolün anlamı son basamağın nasıl yapılacağı. Yani şu : Bu haritayı doğru okur ve uygularsanız ruhunuzu arındırabilirsiniz. Aşağısındaki dişi ve erkek işaretleri de yukarıdaki olayı destekler nitelikte: Zıtların buluşması... Kirlenmişlikten aydınlığa veya Güneş-Mars veya altından demire gibi... (o dönemde altın en değerli demir ise en değersiz madendir. Yani zıtların buluşması...)

Zincir sembolünün geleneklerdeki anlamları incelendiğinde yer ile gök arasında irtibat, sebep-sonuç yasası, ruh ile fiziksel beden arasındaki bağ, ruhsal gelişim, insanlar arasındaki psişik irtibat anlamlarına geldiği de görülür. 
Zincir sembolü olumsuz anlamıyla ele alındığında ise inisiyatik bakımdan aydınlanmamış ve uyanmamış oluşu temsil eder. Bu durumdaki kişi maddi tutkulara bağımlı, nefsaniyete teslim olmuş, dünyaya bu şekilde zincirlenmiş, hareket yeteneği kısıtlı bir kişidir.

Flamalardaki semboller: Birincisi çift başlı bir kartal görüyoruz. Kartal, diğer hayvanlar gibi ikizler burcunda iken tamamen veya kısmi bir bölünme yaşar ve böylelikle de iki başlı kartal ortaya çıkar. İki başlılık kartala 360 dereceyi aşan bir görüş açısı sağlar ve bu da Yüksek İdare Mekanizması’nın gözünden hiç bir şeyin kaçmadığının ifadesidir. Mekanizma, hem fiziksel alemde, hem de fizik ötesi alemde olan her şeyi görmektedir. Yani Yüksek İdare Mekanizması insanların hem fiziksel eylemlerini hem de düşüncelerini, niyetlerini gözlemektedir. Bu yönüyle kartal aynı zamanda “gözü her şeyi gören vicdanın simgesidir”. Ayrıca neospiritüalist görüşte, kartal sembolünde kartalların çok yükseğe çıkabilmeleri ve böylelikle yüksek bilgiyle temas edebilmeleri bu sembolün ana fikrini oluşturur. Bu görüşte; uygulamaya bir örnek teşkil etmesi açısından yüksek enerjiler, yüksek tesirler, yüksek şuur ve yüksek fikirlerle temas etmek ve onları hayata geçirmek anlatılmak istenmektedir.

İkincisi ise; Bir aslanın başından, bir keçinin vucudundan ve bir yılanın kuyruğundan oluşan bu yaratık yunan mitolojisinden alınmıştır. Fullmetal Alchemist'te bu sembol uluslararası simyacılık sembolü olarak kullanıldı. Bu yaratığı simya ile yapmak mümkündür.

Üçüncü olarak ;7 köşeli yıldız. Elf yıldızı veya peri yıldızı olarak da bilinir, yunanca hept yani yedi kelimesinden gelir, latince 7'nin sept olmasından septagram olarak da bilinir. Heptagram perilere ve büyüye inancı simgeler. 7 köşenin her birinin farklı bir anlam içerdiğine inanılır, fakat bazı genel inanışlar vardır.
Bir inanışa göre her köşe farklı bir yolu simgeler, ya da "ulu benliğimizi göstermek için yedi ışın" olarak da bilinir bu;
1- Güç, irade ve azim
2- Kayıtsız sevgi, akıl ve olgunluk
3- Bilgi ve zeka
4- Huzur ve uyum
5- Zihnin gücü ve bilim
6- Bağlılık ve dürüstlük
7- Büyü

Bu üç şey zincirle (yukarıda zinciri açıkladım) yuvarlak bir şeye bağlanıyor. Bakın o yuvarlak ne demek :Daire, bütün şekillerin kendisinden çıktığı en mükemmel geometrik form, çoğu tradisyonda yeri olan evrensel bir semboldür. Yuvarlak form en doğal şekil olduğu için kutsaldır, kendi kendini kontrol edenin, yüksek benliğin, tezahür etmemiş olanın, sonsuz olanın, ebediyetin, zamanı kuşatan mekanın ve aynı zamanda da başlangıcı ve sonu olmadığı için zamansızlığın, aşağısı ve yukarısı olmadığından dolayı aynı zamanda mekansızlığın da sembolüdür. Daire göksel birliği temsil eder, güneş sikluslarını, bütün sikluslara ait hareketi, dinamizmi, sonsuz hareketi, tamamlanmayı, içindeki potansiyelini açığa çıkarmayı, Tanrı’yı temsil eder.


“Tanrı merkezi her yerde, dış yüzeyi hiçbir yerde olan bir dairedir”. Hermes Trismegistus

Yani benim anladığım arkadaşlar, sonuç olarak : Bu tasvir edilen üç şey ışığında , bunları doğru biçimde kullandıktan sonra (doğru : haritada anlatılan şekliyle) arınmış olarak Tanrıya ulaşacaksın. Saf bir halde Tanrı'nın yanına yani sonsuzluğa ereceksin...


egedesouza

31 Mart 2013 Pazar

Ernest Rutherford Kimdir?

Ernest Rutherford, 30 Ağustos 1871 de James ve Martha Rutherford çiftinin çocuğu olarak Yeni Zelanda'da ki Nelson Spring Grove’de küçük bir çiftlikte dünyaya gelmiştir. 1843 yılına babası 4 yaşındayken Yeni Zelanda'ya göç etmiş İskoçya'lı bir ailenin 12 çocuğundan dördüncüsüydü. Babası, araba tamircisiydi.
Yeni Zelanda’nın bir şehri olan ettiği Christchurch'teki Canterbury College'ta üniversite eğitimini yaptı.1892'de lisans, ertesi yılda üstün başarıyla yüksek lisans derecelerini aldı. Bir yıl daha okulda kalarak demirin yüksek frekanslı magnetik alanlardaki mıknatıslanma özellikleri üzerinde araştırmalar yaptı. 1894'de, Cambridge Üniversitesi ünlü fizik bilgini J.J. Thomson'un yanında çalışmak üzere İngiltere'ye geldi. Üniversiteye bağlı Cavendish Laboratuvarı'ndaki ilk yılını radyo dalgaları, ikinci yılını yeni keşfedilmiş olan X-ışınları üzerindeki çalışmalarla geçirdi. Sonra, yaşam boyu uğraş konusu olan radyoaktivite üzerindeki araştırmalarına koyuldu. Rutherford'u 1898'de, Kanada'da McGill Üniversitesi, fizik profesörlüğüne çağırdı. Genç bilimadamı beklenmedik bu çağrı karşısında bir ikilem içine düştü: Bir yanda erişilmesi güç, saygın bir unvan, öte yanda araştırma ortamı olarak bulunmaz nimet saydığı Cavendish Laboratuvarı. Rutherford 27 yaşındaydı. Kısıtlı bursu ile nişanlısını İngiltere'ye aldırtamaması bir yana; kendi yolculuğu nedeniyle yaptığı borcu bile ödeyemiyordu. Aldığı öneri ona bu olanakları da sağlayacaktı. Rutherford, sonunda ister istemez çağrıyı kabul etti. McGill Üniversitesi'nde geçirdiği yaklaşık on yıl içinde hem radyoaktif atomların kendiliğinden değişik nitelikte atomlara dönüştüğünü ispatlayarak Nobel Ödülü'nü kazandı; hem de atomun yapısına ilişkin olarak aranan açıklığı getiren çekirdek buluşunu ortaya koydu. Rutherford'un radyoaktiviteye ilişkin ilk önemli buluşu, "alfa" ve "beta" dediği iki değişik ışının varlığını belirlemesiydi. Ayrıca, asistanı Soddy ile birlikte bir elementin bir başka elemente dönüşümünde radyoaktivitenin rolünü, deneysel olarak kanıtlamıştı. Rutherford 1908'de Nobel Ödülü'nü, 1914'de "Lord" unvanını aldı. 1919'da Cavendish Laboratuvarı'nın başına geçti. Cavendish onun yönetiminde çok geçmeden dünyanın başta gelen deneysel fizik merkezi oldu. Burada giriştiği ilk çalışmalardan biri, yine alfa parçacıklarını kullanarak bir elementin başka bir elemente yapay dönüşümünü gerçekleştirmek oldu. Deneyde, alfa parçacıklarının, nitrojen atomları gibi daha hafif atom çekirdeklerine çarptırıldıklarında, geriye sapmaksızın çekirdekle kaynaştıkları ve nitrojen atomunun oksijen atomuna dönüştüğü görülür. Bu süreçte başka bir parçacığın ortaya çıktığını saptayan Rutherford, çekirdeğin temel taşı saydığı pozitif yüklü bir parçaya "proton" adını verdi. Kütlesi bakımından diğerlerine benzeyen, ama elektrik yükü olmayan üçüncü bir parçacık daha söz konusuydu ("Nötron" denen bu parçacığı Rutherford'un asistanı James Chadwick 1932'de bulur). Bu, bilimsel araştırmaya bol paranın henüz akmadığı bir dönemdi. Cavendish'te bile deneyler, "derme çatma" denebilecek basit araçlarla sürdürülüyordu. Rutherford, bir dizi seçkin fizikçi yetiştirmekle kalmadı, onlara büyük bir esin kaynağı da oldu. Nükleer fizik onun dünyasıydı. Bu alandaki öndeyilerinden pek azı yanlış çıkmıştır. Yanılgılarından biri, çekirdekteki saklı enerjinin sürgit kilitli kalacağı inancıydı. Ölümünden çok değil iki yıl sonra bu enerjinin atom bombasına dönüştürülebileceğine artık kesin gözüyle bakılıyordu. Neyse ki, şansı bir kez daha yüzüne gülmüştü: Hiroşima'daki korkunç patlamayı duymayacaktı. Ernest Rutherford, 1900 yılında Mary Newton ile evlendi. Eileen adında tek çocukları oldu.

30 Mart 2013 Cumartesi

Trompe l'oeil

Bir düzlem üzerinde sanat içeriği olan resimsel bir etki amaçlamaksızın, gerçeklik izlenimi vermeye çalışan her tür çizim, boyama vs. En basit Trompe l'oeil örneği olarak, sağır bir duvar üzerine yapılmış gerçek boyutlarında bir kapı resmi verilebilir. Böyle bir durumda resim yapma etkinliği tümüyle bir yanılsama yaratma işine indirgenmiş olmaktadır.




13 Şubat 2013 Çarşamba

KİÇ

Piero Manzoni'nin 1961 yılında 90 adet ürettiği konservelerden 
Serpentine Gallery’de sergilenen 04 numaralı konserve. Sanatçı kendi bokunu konservelemiştir.


Milan Kundera kitsch'i şöyle tanımlar: “İlahiyatın kutsallığa yakıştıramadığı ve insanlar için bir utanç kaynağı olarak yorumladığı dışkının varlığını gizler; iğrenç olanı meşrulaştırır. Böylece hayat iğrençliğin yükünden kurtulur ve varoluş 'dayanılmaz' biçimde 'hafifler’.

Dışkının varlığını birtakım avangard sanatçılar göz önüne koyar. Örneğin, dışkısını konserveleyen Manzoni ve bir konferansta sahneye çıkıp dışkılayarak, dışkısını masadaki suyun içine koyan Alexander Brener. Dışkının gizlenmesi ile teşhir edilmesi arasındaki ikilik, Kundera ve Žižek'in gösterilmeyen/gösterilen ikiliğini yansıtır. Kundera asıl tabunun kıç deliği olduğunu söyler. Mahrem olarak kabul edilen 'asıl' yerin göz ardı edilerek “tabulaştırıldığına” değinir. Žižek ise, bu tabunun mimaride “mekânsallaştırılmadığını” öne sürer. Ona göre insanın bulunduğu her yerde bir ara mekânın varlığından söz edilebilir. Herkes tarafından bilinen ama gerçek anlamıyla kabul edilmeyen bu mekânın temel içeriği çoğunlukla dışkıdır. Örneğin, kanalizasyon insanı günlük hayattan yalıtır.

9 Şubat 2013 Cumartesi

Zihin kontrolü nasıl yapılıyor?


Zihin nasıl kontrol edilir? 

İnsanları 
kontrol etmenin verdiği haris tamahın iç gıcıklayıcı baskısı, eh bir de konunun ´esrarengiz´ yapısı ´zihin kontrolünü´ müthiş çekici yapmakta. 

Neler yok ki bu dosyada. Tek kelimeyle tetik çekenler, hayvanları silaha dönüştürenler, ezoterikbilgiler, gizli servisler ve daha neler neler! 

Günümüzdeki alt kolları birer ahtapot gibi yerküreyi saran ´psikolojik´ operasyonlar için, çok ama çok eski dipnotları var. Hasan Sabbah´ın Haşhaşi Tarikatı´nda, müritlerin, haşhaş etkisiyle intihar ve suikastları kolayca yapmaları gibi. Size ne ifade eder bilemeyiz, ama ´cennete´ inandırılan Haşhaşinler, mutlulukla ölüme/öldürmeye koşuyorlardı. Bu tarihsel olayın etkileri öyle derin oldu ki, günümüzde suikast anlamına gelen İngilizce ´assassination´ kelimesi bile ´haşhaşin´den türetildi. 

Amerika´nın boynuzları ´ustasını´ geçse de, gerçekte kötülüğün kaynağı bir zamanların ´Şeytan İmparatorluğu´na gidiyor... Soğuk savaşın ´Demir perde´ arkasında kalan laboratuarlarında, ´pis savaşlar´ın akla ziyan ´zihin savaşları´na giden yolu açan etikette yazılı dört harf var. SSCB... Yani, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği! 

Günümüzde bazı çok basit sorular sorulabilir. ´İnsan zihni nasıl kontrol edilebilir?´ gibi, ´Peki ama ne için?´ gibi. Bilinen o ki, masum bilimsel meraklar, kısa sürede tehlikeli fantezilere yol açabiliyor. ´Askeri, politik ve istihbarat alanlarında ´zihin kontrolü´ yapılması örneklenebilir. Niyet masumdu başlangıçta. Zihin kontrolü ile hastalıklar tedavi edilebilirdi. Ancak ´soğuk savaş´ ve devamındaki yıllarda masumiyet yitirildi. Sonuç dramatik. 

Konu zihin olunca, psikoloji ve psikiyatri ivme vermiş. Hemen ardından parapsikoloji, dinsel motifli uygulamalar, medyumluk, duru görü, 6. his, 7. his, 8. his (17´ye kadar gidiyor), uyuşturucular, vücuda elektronik implantlar takılması, enerjinin tahrip amacıyla hedeflere yöneltilmesi, radyasyon, duyu azaltılması, hipnoz, propaganda teknikleri, beyin yıkama vb. kavramlar virüs gibi yayılmış gizli merkezlerde. Alt başlıklar böyle olunca, derinliği ve çapı bilinmeyen bir alana milyonlarca dolar, yüzlerce proje ayrılmasının sonuçları pek iyi olmamış. Bugün hangi tehlikeyle karşı karşıya insanlık?´ derseniz eğer... 

Beatiful Mind!.. 

İlk bilgilerin izi 20. yüzyılın ilk çeyreğine, SSCB´de, Prof. Vassiliyev´in l930´larda yaptığı araştırmalara kadar sürülebiliyor. Onun ulaştığı bilgiler, ´Zihin Telkini Tecrübeleri´ adı altında l962 yılında yayınlandı. Vassiliyev, çalışmalarını, telepati yoluyla düşüncelerin beyinler arasındaki nakline yöneltmişti. Vassiliyev, ruhen hasta olan İvanovna ve Fedorova isminde iki denek üzerinde çalışmaya başlar. Deneklere beyin dalgaları, cilt direnci ve diğer biyolojik fonksiyonlarını ölçecek aletler bağlayıp, telkinle hipnoza sokar. Önceleri ayrı ayrı odalarda, sonra da uzak mesafelerde transa giren deneklerin düşünce yoluyla birbirlerine gönderdikleri mesajlar kaydedilir. 

İki kadının kurşun levhalardan bile geçen telepatik zihin dalgalarını izleyen Vassilyev, ruhi olayları mekanik görüşe bağlayamayınca endişelenir. Çünkü tanrıyı reddeden rejim açısından geçerli bir açıklama yapma olanağı yoktur. Önceleri deneklerin trans halini şartlı refleks olarak değerlendiren Vassiliyev, değişik insanlarla deneyi tekrarlar. Sonuç aynıdır. Tüm deneklerde önce şuur kaybı olur, sonra transa girerler. Denekler arasındaki uzaklığı 1.500 kilometreye kadar çıkaran Vassiliyev, neticenin değişmediğini görür. Telepatik iletişim sürmektedir. 

Vassilyev uyuşturucu ilaçlarla da deney yapar. Meskalin verdiği bir kızdan, sekiz kutunun içine yerleştirdiği pamuklara sarılı cisimleri tanımlamasını ister. Denek, üzerinde Moskova Merkez Postanesi´nin bulunduğu resimli pulu; ´Bu koca taştan binayı kutu içine nasıl soktunuz´ olarak tanımlar. 

Sovyetler işe koyuluyor! 

SSCB´de, 1970 başlarında 20´den fazla laboratuar kurulur. Sovyet Bilimler Akademisi sayısız deney gerçekleştirir. Parapsikolog Naumov´un o tarihlerdeki açıklamaları, masum bir bilim adamının görüşlerini yansıtıyor gibidir; 

´Biz, insanda şuur dışı gerçekleşen bir haberleşme sistemini bulmak üzereyiz. Bir insan, normal şuuru dışında başka bir insanı etkileyebilir mi? Bu telesomatik akımların yayılmasına neden olan şartlar neler? Bu telesomatik akımlar belirsiz bir boyutun bilinmezliği içindedir. İşte bu bilinmeyen enerji üzerinde yapılacak çalışmalar beşeri münasebetleri mükemmel bir ahenk içine sokabilir.´ 

Bu iyi niyetli açıklamalar, gün gelecek dünyanın en güçlü ülkeleri arasında keskin rekabet yaratacak; milyonlarca dolarlık bütçeleri tüketecek, gizli belgelerin sayısı milyonları, gizli operasyonların sayısı da yüzleri aşacaktır. Asıl trajik ve korkutucu olan ise bu ´bilim dalında´ ortaya çıkacak buluşlar ve dehşetengiz uygulamalar olacaktır bundan böyle. Bir zamanlar ´çiçeği burnunda´ bir bilim dalı olarak kabul gören parapsikoloji artık askeri ve istihbari alanda kullanılmaya başlayacaktır. Zihnin okunması ve kontrolü çağı başlamıştır artık... 

Hijyenik fikirler: Beyin yıkama... 

Haber alma örgütleri tarafından uygulanan beyin yıkama yöntemleri, bir çeşit ´zorunlu hipnotik trans. CIA tarafından yayınlanan gizli bir raporda, soğuk savaş döneminde KGB´nin beyin yıkama ve insan eğitme yöntemleri incelenmiş. Yani insanlardaki savunma sistemi nasıl yıkılır, yeni model insan nasıl yaratılır. 

Beyin yıkama yöntemleri, SSCB´de rejim muhaliflerine uygulandığı gibi, rejimle tam bir uyum içerisinde, birer robot gibi çalışabilmeleri için gönüllülere de uygulanmış. Böylece, rejimin istediği insan tipini yaratmak; insanları, gerektiğinde bir terörist, bir sabotajcı gibi eğitmek amaçlanmış. 

CIA eski başkanlarından Richard Helms; Watergate soruşturmasında Warren Komisyonu´na şu açıklamayı yapıyordu; ´Yapılan araştırma göstermiştir ki, SSCB kendi sisteminin isteklerine uygun politik görüşe bağlı olacak, halkının davranışlarını düzenleyebilecek bir kontrol teknolojisi geliştirmeye çalışmaktadır. Bundan böyle aynı teknoloji, bilgiler kodlanarak insan hedeflerine yöneltilebilecektir. Ve bu, insan zihinleri harbi olacaktır.´ 

CIA raporlarında, ABD´deki yeni tip bir casusluk şebekesinden de söz edilir. Buna göre; hipnoz, telapati, düşünce okuma ve düşünce nakli gibi özel yeteneklere sahip ajanlar, Amerikan halkının şuuraltını etkileyerek, düşüncelerini KGB´nin programı çerçevesinde değiştirmeye çalışıyor. Ajanlar, çeşitli dini ve mistik topluluklara nüfuz ederek, bunları, konsantrasyon ve imajinasyon çalışmaları ile etkilemek istiyorlar. 

Aynı raporlarda; Sibirya´da, beton sığınaklar içinde oluşturulan nükleer infilak etkisinin, bir grup yetenekli psjiko-süje tarafından, istenilen hedeflere zihinsel olarak nakledildiğinden söz ediliyor. Raporda, Sovyetler´in laboratuvarda ürettikleri bakteri türlerini kullanarak, psişik süje yardımı ile ve zihin yoluyla çok uzaklarda hastalık çıkarabildikleri anlatılıyor. İnanılmaz gibi, ama bu işlemler için askeri hedefin fotoğrafını kullanmak yeterli olmakta. Öyle ki, 1963 yılında kaybolan ABD Nükleer Denizaltısı Tehresher´in, bu yolla batırıldığı dahi söyleniyor. 

Demirperde ülkelerinden Bugaristan, daha 1960Prof. Dr. Lozanov başkanlığında oluşturduğu ´Telkinbilim ve Parapsikoloji´ kurumunda; zihin kontrolü, zihinsel şifa, retina ötesi görme, süratli öğrenme (saggestoloji) çalışmaları başlatır. Çekoslavakya´da ise, psikotronik adı altında yapılan bilimsel çalışmalar; telepati, telegnosis ve psikoknesis üzerinde yoğunlaşır. Çekler işi o kadar ciddi tutarlar ki, Çek Bilimler Akademisi çalışmaları destekler, Charles Üniversitesi Nörofizyoloji Bölümü deneylere yardımcı olur. Günümüzde bu tür kurumların en ünlüsü, ABD´de, direkt Beyaz Saray´a hizmet veren ´Zihin Araştırmaları Merkezi´dir. 

Ezoterik bilgilerden parapsikolojiye 

Tibet Budizmi, Zen Budizmi, Sufizm ve Yoga gibi öğretilerin içerikleri, Batı da tam anlamıyla bilinmiyor. Bugün, zihnimizin normal çalışmasının dışında, sezgiye dayanan bilince sahip olduğumuz kabul ediliyor ve insanın akıl ile sezgiye dayanan kabiliyetleri arasındaki fark inceleniyor. Dini ve mistik batıni sistemlerdeki meditasyon ve vecd ise batıda yeterince bilinmiyor. 

Bugün modern bilimin ortaya koyduğu madde ve enerji kanunları, medeniyetimizi oluşturuyor. Ancak bu kanunlar yalnızca maddeye ilişkin ve canlıların duyumlar dışı yeteneklerine cevap bulamıyor. Bu nedenle, bir grup bilim insanı metafizik ve mistik öğretilerden yola çıkarak, dünya yaşantısının bir hayalden ibaret, bir rüya hali olduğundan yola çıkarak sezgileri inceliyor. 

Yeni bir bilim dalı olarak kabul edilen ve giderek gelişen Parapsikoloji, eskinin batıni öğretileri ve bilgilerini, modern-teknolojik cihaz ve vasıtalarla inceliyor. Londra Üniversitesi King´s College Matematik Profesörü John G. Taylor, The Shape of Minds to Come (Zihnin Gelecekteki Şekli) adlı kitabında şöyle diyor; 
´Zihin ihtilalinin yarı yolunda bulunduğumuz anlaşılıyor. Daha parlak gelişmeler olacak. Zihnin yeni anlayışı; insanın hislerini, hareket tarzlarını yahut zekasını kontrolde güçlü metotlar meydana getirdi. Biz şimdi birçok zihin halini, hemen hemen bütünüyle, fiziki vasıtalarla kontrol edebiliyoruz.´ 

Parapsikoloji terimi ilk kez 1880 yıllarında Dessouir tarafından kullanılmış. Normal yaşantımızda karşılaştığımız, ancak mevcut müspet bilgilerimizle açıklanamayan ruhi olayları tanımlayan bir terim. Parapsikoloji bugün; beş duyumuzun dışında, bazı olayları sezebilmek, etkileyebilmek ve geleceğe, geçmişe ait bazı şeyleri anlamaya yardımcı olan bir bilim dalı haline gelmiş bulunuyor. 

Parapsikoloji´nin, ABD ve dünyada yayılmasındaki en etkin isimlerden birisi olan Dr. J.B.; bir insanın duyumlarını kullanmadan, dış dünyadan ve diğer insanların zihinlerinden bilgiler alabileceğine inanıyordu. Yani ´Duyumlar Dışı Algılama´. 

CIA devreye giriyor 


New York Times Gazetesi´nin l6 Temmuz l977 tarihli sayısında şöyle bir haber yayınlandı; ´ABD, insanlığı esir edebilecek görünmez silahlar geliştiriyor.´ Bir yıl sonra, Arizonalı gazeteci Walter Boward, ´Operation Mind Control´ (Zihin Kontrol Harekatı) adıyla yayınladığı kitabında ciddi suçlamalarda bulunuyordu; 

´CIA tarafından uyuşturucu ilaçlarla yapılan deneyler, ABD hükümetinin uyguladığı çok gizli zihin kontrol projesinin yalnızca bir kısmıdır. Bu deneyler binlerce kişi üzerinde 35 yıl devam etmiştir. Bu araştırmalar; hipnoz tekniği, narkotik-hipnoz, elektronik olarak beyinin uyarılması, ultrasonik mikrodalgalar ve alçak ses frekanslarıyla davranışların etkilenmesi, davranış değişiklikleri terapisidir. 

CIA, psikolojik silah stoklarını, psişik silahların değişik tiplerini geliştirmeyi başarmıştır. Bu yöntemlerle, yeni tip bir harbe girişmesi mümkündür. Bu savaşın görünmez muharebe sahası insan zihnidir. Parapsikoloji silahları devletler vatandaşlarını kendi ideolojik ve politik sistemleri içinde tutmak için veya diğer ülke insanlarının zihinlerini etkileyerek değiştirmek ve kendi gayelerine uygun yönlendirmek amacıyla kullanacaklardır.´ 
En hayret edilecek konunun, milli güvenlik etiketi altında zihin kontrolünün araştırılması olduğunu vurgulayan Boward, kitabında zihin kontrolü için uygulanan ´MKUTRA Projesi´ne de değiniyor; 

´Senato istihbarat komitesine; Amiral Turner, ´CIA uyuşturucu ilaç deneylerini durdurdu´ demiştir. Sorulmadı ve kendisi de zihin kontrol projelerinden bahsetmedi. Amiral Turner, zihin kontrol harekatının durdurulduğunu söylemedi, yalnızca deneyler durduruldu´ dedi. 

Günümüzde insanların zihnine çeşitli araçlarla (gazete, kitap, radyo, internet ve televizyon) ulaşma imkanı sınırsız ve kontrolsüz bir halde. İnsan denilen biyolojik varlık, çok kolay programlanabilmekte. Okült (batıni, gizli) bir bilgi olan tekno-maji´nin (teknik büyü) sırları da son 300 yıl içinde insanlar tarafından çözülmüş durumda. Bu bilgi yığını korkunç silahları da beraberinde getirdi. 

Teknokrat, bilim adamı ve askerlerden oluşan bir grup, bu güçlerin kontrolünü şimdi elinde bulundurmakta. Son 25 yıl, parapsikoloji ve psikotronik gibi adlar altında psikomaji´nin (ruhsal büyü) uygulama alanına konulduğu yıllar oldu. Hedef insan zihinlerini kontroldür. Geleceğin insanının-hatta günümüzün-kaderini; psikologlar, psikiyatristler, nörologlar, nörobiyologlar, biyokimyacılar, kuantum fizikçileri çiziyor.´ 

Blue Bird! 

CİA; Sovyet, Çin ve Kuzey Kore´nin zihin üzerindeki çalışmalarına karşı ilk programı 1950´de ´Blue Bird´ (Mavi Kuş) adıyla hayata geçirdi. Sonraki her gelişme Mavi Kuş´un kanatları altında serpildi. Bugün ilgilenenlerin elinde, CIA´in 1953´te Güvenlik Bürosu, 1962´ye değin Teknik Servisler Kadrosu eliyle yürüttüğü kirli projelere ilişkin 215 bin sayfa doküman var. Ancak bunların tamamı, işin finansal yönüne ilişkin ipuçlarından ibaret. Öze ilişkin kayıtların miktar ve içeriği bilinmiyor, nedeni bu döneme ait tüm belgelerin imha edilmiş olması. Yine de işin içinde yalnızca CİA´nin değil; ABD Savunma Bakanlığı, askeri kurumlar, Avrupa´daki bir çok bilimsel kuruluş ve özel laboratuvarların da bulunduğu anlaşılıyor bu dokümanlardan. 

CIA´in başlangıç çalışmaları parlak sonuçlar verdi. İnsan davranışlarını ve dengesini kimyasal yöntemlerle zayıflatmayı amaçlayan bir ekip, ´Scopaline, Barbiturates, Peyote, Mariyuhana ve Mescaline´ türü maddeleri kullanarak ´gerçek serumu´ üretmeyi planladılar. Ekip bununla da kalmayıp, ´Beyinlerarası Radyo-Hipnotik Kontrol´ projesinin ilk adımlarını da attı. İnsanların içine, onları kontrol edecek küçük alıcıların yerleştirilmesi idi projenin görünmez yüzü. Ve zamanla insanların kobay olarak kullanıldığı projelerin efsaneye dönüşecek isimleri ardı ardına belirginleşmeye başladı; MKULTRA, MKSEARCH, MKACTION ve ARTICHOKE. 

MKULTRA...
 

Sayılan projelerden MKULTRA´nın ne olduğunu bilmek, bu konuda neden korku duyulması gerektiğini yeteri kadar açıklıyor. MKULTRA´da yalnızca uyuşturucular üzerinde çalışılmıyor. Duyumda azaltma, dini cemaatler, mikrodalga deneyleri, psikolojik şartlanma, psiko-cerrahi, beyin nakli gibi pek çok araştırma yapılıyor proje kapsamında. 

MKULTRA´da tamamı gizli bütçelerden finanse edilen 180´in üzerinde alt proje bulunuyor. Ana proje çatısı altında kimyasal, biyolojik ve radyolojik maddelerin insan hareketlerini kontrol etme amaçlı ve gizli operasyonlarda kullanılmasına yönelik bir seri araştırma yapılıyor. Kâğıt üzerinde 1964´te sona eren projenin 1970´lere kadar sürdürüldüğü biliniyor. Tüm belgelerin 1973´te yok edilmesi nedeniyle projenin tamamı soruşturma ve kovuşturmalardan sıyrılmayı başardı. 

´Duyu Ötesi Algılama´; insanın gelecek, geçmiş veya şimdiki zaman hakkında, bilinen beş duyuyu ´kullanmaksızın´ bilgi edinebilmesine deniyor. Yani ´6.his´ten başlayarak! 1970´lere kadar parapsikolojik bir altyapı mevcutsa da, bu tarihten sonra ´psişik´ çalışmalar çok daha kalibreli, geniş ve tehlikeli bir boyuta tırmanıyor. 

Örneğin, ölülerden istihbarat temini için medyumlardan faydalanıldığı, bunlara bütçe ayrıldığı biliniyor. Bunlar ABD´de olanlar. Ya Sovyetler? 

1975 yılına gelindiğinde, Sovyetlerin bu alandaki faaliyetlerinin gideri 300 milyon Ruble´yi aşmıştı. Bu rakam tek başına işin ciddiyetini gösteriyordu. Ancak ABD için buradaki problem farklıydı. CIA istihbarat alamıyordu ve kongreyi bu alana yatırım yapmaya ikna edebilecek delillerden yoksundu. Yine de konuyu NSA´ye taşıyarak gerekli desteği aldı.


1971´de ´duru görü´ üzerine çalışmalara başlandı. Bio-insanın klasik 5 fiziksel duyusunun dışındaki bilgiyi organize edebilmek için ek algılayıcılara sahip olup olmadığı araştırılıyordu ve bu başarıldı. Uzmanlara göre, insanın tam 17 tane farklı duyusu vardı ve projeler, deneyler ardı ardına hayata geçiriliyordu. 

Bugün için söylenecek çok fazla şey yok ne yazık ki. Yöntem ve pratiğin daha sarsıcı hale gelmesinin, ya da uygulama alanının daha tehlikeli çapa erişmesinin kaygıları artırmaktan başka bir önemi yok. Çünkü ilkel haliyle de olsa, bir grubu ya da bir ülkedeki tüm insanları topyekûn etkileyebilecek de olsa ´zihin kontrolü´ lanetli bir iş. ´Uluslararası Af Örgütü´ de tam olarak bunu söylüyor zaten:

´Bireyin kendi zihin kontrolünü sağlama yetisine zarar verilmesini, düşünce kontrolü ve beyin yıkama bahsinde yer alan bir ahlaki suç olarak ele alıyoruz. Zira bir insanın zihni yetilerini bozmayı ya da yok etmeyi hedefleyen herhangi bir sorgulama ve uygulama prosedürü, yaygın olarak kabul edilen fiziksel işkence sınıflandırmaları kadar insanlık dışıdır.´

6 Şubat 2013 Çarşamba

BİR KAN PIHTISI = FELÇ/İNME

• Bir Kan Pıhtısı = Felç/İnme - Şimdi Tanı için Dördüncü bir Endikatör var: Dil

• Felç (STROKE): İlk üç harfini hatırlayın: S: Smile/ Gülümse. T: Talk/ Konuş. R: Raise/Kaldır.

• Felç Teşhisi

Barbekü esnasında, bir kadın tökezledi ve düştü, paramedikleri çağırmayı önerenlere kendisinin iyi olduğunu, yeni ayakkabıları nedeniyle taşa takıldığını söyledi.

Onu temizlediler ve yeni bir tabak yemek verdiler. Biraz sarsılmış görünse de Jane akşamın geri kalanını eğlenerek geçirdi.

Jane'in kocası daha sonra telefonla arayarak eşinin hastaneye kaldırıldığını söyledi (akşam 06:00'da Jane öldü.) Barbekü'de felç geçirmişti. Eğer felç'in işaretlerini tanımlayabilselerdi, belki de Jane şu anda aramızda olacaktı; bazıları ölmüyor, ama çaresiz ve ümitsiz bir durumda kalıyorlar.

Bunu okumak sadece bir dakikanızı alır.

Bir nörolog felç vakalarını inmenin geldiği zamandan üç saat içinde müdahale edebilse felcin etkilerini tamamen geri çevirebileceğini söylüyor. Püf noktasının felcin tanımlanması, teşhis edilmesi ve üç saat içinde hastanın medikal bakımının başlaması olduğunu söylüyor.

• Felcin tanımlanmasında üç test: "S.T.R."

Bazen felcin semptomlarının tespit edilmesi zordur. Bilinçsiz olmak malesef felakettir. Felç hastası, eğer yakınındaki kişiler tarafından felcin semptomları teşhis edilemezse, ciddi beyin hasarına maruz kalır.

Doktorlar yakında bulunan herhangi birinin üç basit soru sorarak felci teşhis edebileceğini söylüyor:

S *Gülümsemesini söyleyin (Smile)
T *Basit bir cümle kurmasını söyleyin (Talk) (örn. Bu gün dışarısı güneşli.)
R *Her iki kolunu kaldırmasını söyleyin. (Raise)

Hasta bu görevlerin herhangi birini yapmakta zorlanıyorsa, derhal acil servis numarasını arayın ve semptomları almaya gelenlere söyleyin.

•Felcin yeni işareti: Dilinizi çıkarın!

Dikkat: Felcin birbaşka işareti şudur: Hastaya dilini çıkarmasını söyleyin. Eğer dil kıvrılmışsa veya bir tarafa doğru yatmışsa bu da felç işaretlerindendir.

Bir kardiyolog bu mektubu her alanın 10 kişiye iletmesi halinde iletenin en azından bir hayat kurtaracağını söylüyor.

Ben kendime düşeni yaptım, Siz yapar mısınız???

OKUDUYSAN ve BEĞENDİYSEN ,BAŞKALARI DA OKUSUN DİYE PAYLAŞIR MISIN?

•Benzer Paylaşımlar İçin > Bunları Biliyor Muydunuz?
Bize Katılın;

4 Şubat 2013 Pazartesi

TÜRK GİBİ YAŞAYANLAR


323 yıldır Türk gibi yaşıyorlar
Moena (diğer adıyla La Turchia)’da köylüler, hiç Türkçe bilmedikleri halde 323 yıldır Türk gibi yaşıyor, düğünlerde başlık parası alıyor.
İSTANBUL- İtalya’nın Manzori Dağları’nın eteğindeki tek Türk köyü olan Moena (diğer adıyla La Turchia)’da köylüler, hiç Türkçe bilmedikleri halde 323 yıldır Türk gibi yaşıyor, düğünlerde başlık parası alıyor.

moena-turk-koyu-1a.jpg

moena-turk-koyu-14.jpg

moena-turk-koyu-2.jpg

La Turchia köyünde, her yıl geleneksel olarak Ağustos ayında yapılan ‘La Festa Della Turchia- Türk Günü Festivali’, 2 gün sürüyor.

moena-turk-koyu-11.jpg

moena-turk-koyu-13.jpg

İtalya’nın Manzori Dağları’nın eteğindeki ‘La Turchia’ adıyla da bilinen Moena Köyü’nde, festival sırasında Türk Bayraklarının dalgalandığını anlatan Seyahat Tur Yönetim Kurulu Başkanı Melba Biçer, şunları söylüyor:
“Bilindiği üzere, 2. Viyana kuşatması sonrası, bir Osmanlı askeri, İtalya’da küçük bir kasabaya sığınıyor. Ölmek üzere olan bu Yeniçeri askeri, köylüler tarafından tedavi ediliyor. İyileşince de, köyden bir kızla evleniyor. Kasaba halkının `Il Turco` adını verdiği Osmanlı askeri; o dönem dükalığın halktan istediği haksız vergilere karşı köyü ayaklandırıyor ve koruyor.

moena-turk-koyu-4.jpg

Kendisini ve Türk adetlerini bu yörenin insanlarına öyle sevdiriyor ki, ölümünden sonra bile, bu Türk gelenekleri yaşatılıyor. Özetle, halk arasında kahraman ilan edilen Yeniçeri askerinin büstünün de bulunduğu Moena’ya, halk ‘La Turchia’ adını veriyor. Sokaklarında Türk bayrakları dalgalanan, Türkiye’yi kitaplardan takip eden Moenalılar, her yıl ağustos ayında, ‘Moena Türk Festivali’ni düzenliyorlar.

moena-turk-koyu-6.jpg

moena-turk-koyu-8.jpg

moena-turk-koyu-9.jpg
http://www.turkiyeturizm.com/ sitesinden 05.02.2013 tarihinde yazdırılmıştır.