27 Aralık 2019 Cuma

KAYSERİ UÇAK FABRİKASI

Şaşırmamak, bu azme hayran olmamak mümkün değil. 
Kayseri Uçak Fabrikası ilk açıldığında fabrikanın elektriği yokmuş. Jeneratörlerle çalıştırılmış. Sonra tren yolu yapılmış ve büyük jeneratörler gelmiş. Hirfanlı Barajı yapılıncaya kadar elektrik böyle sağlanmış. 
Kendi havaalanı olmadığı için kanatları at arabalarıyla boş arazilere çekilerek uçaklar orada birleştirilmiş. 
Fabrikanın inşası sırasında eşek, katır, deve bile kiralanmış.
Gıda ve giyeceğin tamamı Kayseri iç piyasasından karşılanmış. Böylece marangoz, manav, hububatçı, terzi, ayakkabıcı, demirci, bakırcı gibi zanaatkârlara üretim yapma imkanı doğmuş. 
Anneler oğullarıyla "Oğlumuz tayyare pavlikasında çalışır." diyerek övünürken; fabrika, fabrikadan öte bir eğitim kurumuna dönüşmüş ve tornacı, frezeci, kaportacı, kaynakçı, motorcu ustaları, şehrin metal sanayisinin temelini oluşturmuş. 
Atatürk kimdir? sorusunun binlerce cevabından biri; "Yoklukta uçak üreten, ürettiği uçakları hem satan hem de İran'a hediye bile edebilen kahramandır." olsa gerek. 
Yukarıdaki bilgiler, Kayseri-Marka Dergisi'nden alınmıştır. Detaylar ve diğer fotoğraflar bu dergide bulunabilir.

26 Aralık 2019 Perşembe

Alexander Saidov



Alexander Saidov 1970 | Rus ressamı
Saidoff, 1970 yılında Pavlovsk, Dağıstan, Rusya'da dünyaya geldi. Alexander'ın ailesi, bir noktada Dağıstan'daki dağlık bölgeyi yöneten bir klana aitti, ancak bu da sonunda diğer klanlarla uzun süren kavga serpiştiriyordu. Ailesi sanatsal yeteneğe sahipti; Üyelerinin çoğu dansçılar, şarkıcılar, müzisyenler ve ressamlardı. Bir çocukken, İskender ailesinin sanatsal geleneğini takip etme arzusu taşımadı; bunun yerine bir sporcu olmak için istekli, tercihen bir koşucu oldu. Bununla birlikte, St. Petersburg'a bir aile gezisinde, ergenlik çağındaki Alexander bazı Rembrandt'ları gördü ve fikrini değiştirdi: bir ressam olmak istedi. Lisede, sürekli boyanmış ve becerilerini gerçekçilikte geliştirmiş, örneğin zaman zaman bir park bankında bir madeni parayla boynuz oynuyordu. Üniversite boyunca, kendisini desteklemek için insanların evlerinde duvar resimleri çizdi ve 1989'da mezun olduktan sonra Alexander, Rusya ve Ukrayna'da sokak portreleri resim çalışmasına başladı. Daha sonra İtalya ve Fransa'da aynı şeyi yapmaya başladı ve çalışmalarını seven ve onu Amerika Birleşik Devletleri'nde satmaya teşvik eden bazı Amerikalı turistlerle bir araya geldi. 1995 yılında Alexander, Rusya'daki prestijli Sanatçılar Birliği'ne kabul edildi ve o zamandan beri Rusya genelinde birçok şehir, eyalet ve ülke çapında etkinliğe katıldı. 2003 yılında çalışmalarını St. Petersburg'daki Başkanlık sarayında koleksiyon ve Moskova'da Rus Güzel Sanatlar Akademisi de dahil olmak üzere Rusya'daki daimi müze koleksiyonlarına dahil etmeye başladı.

27 Mayıs 2019 Pazartesi

Kim demiş tarih sıkıcıdır diye...



Bir dahaki sefer ellerinizi yıkarken suyun sıcaklığı tam istediğiniz gibi değilse eskiden İngiltere'de bu işlerin nasıl yapıldığını düşünün, 1500'lerde İngiltere'de işler şöyle yapılıyordu:
İnsanların çoğu Haziran'da evleniyordu Çünkü senelik banyolarını Mayıs ayında yapıyorlar, Haziran'da hala çok kötü kokmuyorlardı . Ama yine de kokmaya başladıkları için gelinler vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak amacıyla ellerinde bir buket çiçek taşıyordu.

Banyolar içi sıcak suyla doldurulmuş büyük bir fıçıdan meydana geliyordu. Evin erkeği temiz suyla yıkanma imtiyazına sahipti. Ondan sonra oğulları ve diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar ve en son olarak ta bebekler aynı suda yıkanıyordu. Bu esnada su o kadar kirli hale geliyordu ki içinde gerçekten bir şeyleri kaybetmek mümkündü. İngilizce'deki 'banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın' (Don't throw the Baby out with the Bathwater) deyimi buradan gelmektedir.

Evlerin çatıları üst üste yığılmış kamıştan yapılıyor, kamışların altında tahta bulunmuyordu. Burası hayvanların ısınabilecekleri tek yer olduğu için bütün kediler, köpekler ve diğer küçük hayvanlar (fareler, böcekler) çatıda yaşıyordu. Yağmur yağdığı zaman çatı kayganlaşıyor ve bazen hayvanlar kayarak çatıdan aşağı düşüyordu. İngilizce'deki 'kedi-köpek yağıyor' (It's raining Cats and Dogs) deyimi buradan gelmektedir.

Yukarıdan evin içine düşen şeyleri engelleyecek hiçbir şey yoktu. Böceklerin ve buna benzer nesnelerin yatakların içine düşmesi büyük bir sıkıntı oluşturuyordu. Etrafında yüksek direkler ve üstünde örtü bulunan İngiliz usulü yataklar buradan gelmektedir.

Zemin topraktı. Sadece zenginlerin zemini topraktan başka bir şeyden yapılmıştı. Toprak kadar fakir (dirt Poor) tabiri buradan çıkmıştır.

Zenginlerin ahşaptan yapılmış zeminleri vardı. Bunlar kışın ıslandığı zaman kayganlaşıyordu. Bunu önlemek için yere saman (Thresh) seriyorlardı. Kış boyunca saman sermeye devam ediliyordu. Bir zaman geliyordu ki kapı açılınca saman dışarıya taşıyordu. Buna mani olmak üzere kapının altına bir tahta parçası konuyordu ki bunun adı 'Thresh hold' (saman tutan; Türkçesi eşik idi.

Yemek pişirme işlemi her zaman ateşin üzerine asılı durumdaki büyük bir kazanın içinde yapılıyordu...
Her gün ateş yakılıyor ve kazana bir şeyler ilave ediliyordu. Çoğu zaman sebze yeniyor, et pek bulunmuyordu. Akşam yahni yenirse artıklar kazanda bırakılıyor, gece boyunca soğuyan yemek ertesi gün tekrar ısıtılarak yenmeye devam ediliyordu. Bazen bu yahni çok uzun süre kazanda kalıyordu. 'Bezelye lapası sıcak, bezelye lapası soğuk, kazandaki bezelye lapası dokuz günlük' (Peas Porridge hot, Peas Porridge cold, Peas Porridge in the Pot nine Days old) tekerlemesinin menşei budur. Bazen domuz eti buluyorlar o zaman çok seviniyorlardı.
Eve ziyaretçi gelirse domuz etlerini asarak onlara gösteriş yapıyorlardı. Birisinin eve domuz eti getirmesi zenginlik işaretiydi. Bu etten küçük bir parça keserek misafirleriyle oturup paylaşıyorlardı. Buna 'yağ çiğnemek' (chew the Fat) adı veriliyordu.

Parası olanlar kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabaklar alabiliyordu. Asidi yüksek olan yiyecekler kurşunu çözerek yemeğe karışmasına sebep oluyor, böylece gıda zehirlenmelerine ve ölüme yol açıyordu. Domatesler buna sık sık sebep olduğu için bunda sonraki yaklaşık 400 yıl boyunca domateslerin zehirli olduğu düşünülmüştü.

Çoğu insanın kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabakları yoktu. Onun yerine tahta tabaklar kullanıyorlardı. Çoğu zaman bu tabaklar bayat ekmekten yapılıyordu. Ekmekler o kadar bayat ve sertti ki uzun zaman kullanılabiliyordu. Bunlar hiçbir zaman yıkanmadığı için içinde kurtlar ve küfler oluşuyordu. Kurtlu ve küflü tabaklardan yemek yiyen insanların ağızlarında 'tabak ağzı' (Trench Mouth) denen hastalık ortaya çıkıyordu.

Ekmek itibara göre bölüşülüyordu. İşçiler yanık olan alt kabuğu, aile orta kısmı, misafirler de üst kabuğu alırdı.

Bira ve viski içmek için kurşun kadehler kullanılıyordu. Bu bileşim insanları bazen birkaç gün şuursuz vaziyette tutabiliyordu. Yoldan geçen insanlar bunların öldüğünü sanıp defnetmek için hazırlık yapıyordu. Bunlar birkaç gün süreyle mutfak masasının üstüne yatırılıyor¸ aile etrafına toplanıp yiyip-içerek uyanıp uyanmayacağına bakıyordu. Buna 'uyanma' nöbeti deniyordu.

İngiltere eski ve küçük bir yerdi, insanlar ölülerini gömecek yer bulamamaya başlamıştı. Bunun için mezarları kazıp tabutları çıkarıyor, kemikleri bir 'kemik evi'ne götürüyor ve mezarı yeniden kullanıyorlardı . Tabutlar açıldığında her 25 tabutun birinde iç tarafta kazıntı izleri olduğu görüldü. Böylece insanların diri diri gömüldüğü ortaya çıktı. Buna çözüm olarak cesetlerin bileklerine bir ip bağlayıp bu ipi tabuttan dışarıya taşıyarak bir çana bağladılar. Bir kişi bütün gece boyu mezarlıkta oturup zili dinlerdi. Buna mezarlık nöbeti 'Graveyard Shift') denirdi. Bazıları zil sayesinde kurtulur ('saved by the Bell') bazıları da 'ölü zilci' (Dead Ringer) olurdu.

Gerçekler bunlar:
Kim demiş tarih sıkıcıdır diye:

Ortaçağda Avrupa'daki rahibelerin yüz ve ellerinden başka yerlerini yıkamaları kesin olarak yasaklanmıştı. Kastilya Kraliçesi İsabella bile 50 yıldan fazla süren hayatı boyunca iki kez banyo yapmıştı. Kirlilik adeti Amerika'ya da bulaşmış Pennsylvania ve Virginia eyaletlerinde ''banyo yapmayı yasaklayan'' ya da belirli kısıtlamalar getiren kanunlar çıkarılmıştı. Philadelphia' da ise kanunla bir ay içinde birden fazla banyo yapan insanlar cezaevine gönderiliyordu.

Tuvaletle henüz tanışmayan Avrupa'da lazımlıkları sokaklara boşaltma adeti 17. yüzyıla kadar sürdü. Fransa krallarından 14. Louis, gününün belli bir zamanını lazımlığında oturarak geçirir, devlet işlerini de buradan yürütürdü.

1600'lerde İstanbul'a gelen İngiliz büyükelçiler, lazımlık kullanma ve bunu da pencereden boşaltma adetleri yüzünden şehirden uzak olan Tarabya'yaki bir konağa gönderilmişti. 19. yüzyıla gelindiğinde, kesin olarak tuvalet kullanma sözü vermeleri üzerine Taksim'e taşınmalarına izin verilmişti...
ALINTIDIR

15 Mart 2019 Cuma

Mehmet Nusret


Cübbe giydirdiler; başına sarık bağladılar. Kasımpaşa Büyük Cami'de öğle namazlarından sonra Kur'an okudu.Dinleyenler ağladı ve tecvid bilmesine şaşırdı.
Hafızdı ama yaşı küçüktü…Öyle ki annesi oruç tutmasını istemiyordu. Babası bile,
sadece ramazanın ilk ve son günü oruç tutmasına izin verdi. Oysa o, çocukluğunda aksatmadan oruç tuttu...

Ve…
Ramazan'da kimi günler tekkede zikire katıldı.
Üstünde beyaz bir entari, bir hırka, başında tepesi tuğralı bir arakiye vardı.
Semahanenin ortasında on tane derviş dönüyordu; içlerinden biri Mehmet Nusret'ti...

Dervişler; yanaklarına uçları sivri şiş batırıyordu. Batıranlardan biri, Mehmet Nusret'ti.
Çocukluğunu hiç yaşayamadı. Çember çevirmedi; zıpzıp, bilye almadı eline: uçurtma uçuramadı, körebe,
elbende, uzuneşek, birdirbir oynayamadı. "Çocuk olmuş tek bir günüm yok" diyecekti yıllar sonra…

Hep define arayan babası, II. Abdülhamit hayranıydı. Mustafa Kemal'i sevmiyordu ve "Kör Kemal" diyordu! Çevresi de öyleydi; bağlı olduğu Çürüklük Dergahı şeyhininoğlu Ankara'daki
millicilerle savaşmak için Kuvay-i İnzibatiye yazılmıştı...

Oysa Galip Amcası, Kuvayı Milliye'den yanaydı. Garplılaşmadan yanaydı. Medeniyetten yanaydı.

Yıllar sonra şöyle diyecekti: "Galip Amca olmasaydı beni okutup yetiştirmeseydi, ben bugünkü ben olamazdım..
Anama ve ona çok borçluyum…"

Annesi, oğlunu hükümet mektebine ("Mekteb-i İptidaiye" ya da "İptidai Mektebi") vermek istiyordu. Babası ise hükümetten gelen her şeye karşı idi. Oğlu, hafız, derviş ya da sarıklı hoca olacaktı...
O dönem, "tenassur" yani "Hristiyan olmak", diye bir söz vardı; babasına göre hükümet mektebine gidenler, tenassur ediyor/ kafir oluyorlardı…

Osmanlı bitmiş, Cumhuriyet kurulmuştu…
Babası nasıl kızmasın; Çürüklük Tekkesi şeyhinden "postnişin" icazeti almıştı; yani kendisi
tekke kurabilecekti. Tam kuracakken Cumhuriyet tekkeleri kapattı...

Cumhuriyet, yıllardır işsizlik çeken Galip Hoca'yı Gebze'nin Balçık Köyü'ne öğretmen atadı. Öğrencisi Mehmet Nusret de Cumhuriyet sayesinde ilk parasını kazandı: 50 kuruş!
Yasaya göre, imamlar sınavdan geçecek ve sınavı veremeyenlerin imamlığı alınacaktı.

Mehmet Nusret, Kasımpaşa pazar yerinin dibinde bir caminin imamına haftada 50 kuruşa Tecvid ve Arapça öğretmeye başladı.
Cumhuriyet, Mehmet Nusret'in yaşamını kökten değiştirdi; 1924'te İstanbul
Süleymaniye'deki devlet okulu Kanuni Sultan Süleyman İptidai Mektebi'ne üçüncü sınıftan başladı...

Ressam olmak istiyordu… Annesi ise deniz subayı olsun istiyordu…

12 yaşında annesini veremden kaybetti. Son sözü; "Oğlum yatılı okuyor, gözlerim açık gitmeyecek" oldu…
Darüşşafaka…

Ve Kuleli Askeri Lisesi…

Mehmet Nusret subay çıktı.

Zamanla "Aziz Nesin" oldu…

18 Aralık 2018 Salı

Beyin Yıkama ve Algı Yönetimi

31 MARTTA 2019 MAHALLİ İDARELER SEÇİMİ VAR. BİZ BİR KERE DAHA HATIRLATALIM DEDİK.
HİTLER'İN PROPAGANDA BAKANI Dr. PAUL JOSEPH GOEBBELS'İ BİLMEDEN TÜRKİYE'DE SİYASETİ OKUYAMAZSINIZ, ANLAYAMAZSINIZ. HER ZAMAN, HER YERDE VE HER ŞEKİLDE KANDIRILIRSINIZ. OKUYUN O ZAMAN KİM DOĞRU SÖYLEMİŞ.
GOEBBELS DİYOR Kİ:
*İnsanların BEYİN TEMBELLİĞİNE dayanarak hareket edin.
*Yalan söyleyin, MUTLAKA İNANAN çıkacaktır.
*Bir söylemi DEVAMLI TEKRARLAYIN, halk o söylemin nereden geldiğini unutur ve kendi fikri gibi benimser.
*Söylediğiniz YALAN NE KADAR BÜYÜK OLURSA o kadar etkili olur.
*Halk BÜYÜK YALANLARA, küçük yalanlara göre DAHA ÇABUK İNANIR.
*Hatalı olduğunuzu veya YANLIŞ YAPTIĞINIZI asla kabul etmeyin.
*Kendinizi savunmak yerine KARŞINIZDAKİLERİ SÜREKLİ SAVUNMADA BIRAKIN.
*Sadece bir rakibinize odaklanın ve KÖTÜ GİDEN HER ŞEYİN SUÇUNU onun üzerine yıkın.
*Önemli olan AYDINLAR DEĞİL KİTLELERDİR. Çünkü onları KANDIRMAK kolaydır.
*İlk sözü kim ne kadar güçlü ve bağırarak söylerse, o kazanır.
*Prestij ve karizma sahibi lider, propaganda işini çok kolaylaştırır.
*Her zaman etrafınızda bir yalaka ordusu bulundurun.
*Bana vicdansız bir medya verin, size bilinçsiz bir halk sunayım.
*Yargı devlet hayatının efendisi değil, devlet politikasının hizmetkârı olmalıdır.
*Asla kabahat ve suç üstlenmeyin.
*Asla kendinizden başka birine hareket alanı bırakmayın.
*Asla rakibinizin üstün bir yanı olduğunu kabul etmeyin.
*Halkı her zaman ateşleyin, asla soğumasına ve düşünmesine izin vermeyin.
*Devletin sosyal yardımlarını PARTİNİN SOSYAL YARDIMI gibiymiş dağıtın. Halk yardım kesilir endişesi ile PARTİDEN ayrılamaz.
*Başarısız olduğunuz her konuda GEÇMİŞİ suçlayın.
*İktidarınızda yolsuzluğunuz mu çıktı? Muhalefetin yolsuzluk yaptığını ve yalan söylediğini ileri sürün.
*Ötekileştirmek, ayrıştırmak ve çatıştırmak oy veren kitlenizin hep yanınızda kalmasını sağlar.
*Güvenlik, savaş tehdidi BEKA SORUNU ve bölünme duygusu ile halkın MİLLİYETÇİLİK DUYGULARINA hitap ederek başarısızlığınızı milli mesele olarak halka sunun.
*YENECEĞİNİZ RAKİBİNİZİ GÜÇLENDİRİP KARŞINIZA ALIRSANIZ SONUCU SİZ TAYİN EDERSİNİZ.
* İktidarınız sallanıyorsa komplo teorileri üreterek suçu iç ve dış güçler ile üst akılın üstüne atın. Halk bununla oyalanır. Muhalefetin etkisi de azalır.
(Alıntıdır)



24 Eylül 2017 Pazar

Dunning-Kuriger Sendromu

Bu yazının sonuna doğru kimbilir kaç kişi gözünüzün önünden geçmiştir.
- MUHTEŞEM BİR ANALİZ

İki psikiyatri uzmanı, 10 yıl kadar önce bir teori ortaya atmış şöyle ki;

"Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır."

Ve bunun üzerine bir araştırma başlatıldı. Fizyolojik ve zihinsel alanda yapılan çeşitli uygulamaların sonucunda şu bulgulara ulaşıldı:
· Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.
· Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimin-dedir.
· Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.
· Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.

Cornell Üniversitesi'ndeki öğrenciler arasında bir test yapıldı ve klasik "Nasıl geçti?" sorusuna öğrencilerden yanıtlar istendi...

Soruların yüzde 10'una bile yanıt veremeyenlerin “kendilerine güvenleri” müthişti. Onların "testin yüzde 60'ına doğru yanıt verdiklerini" düşündükleri; hatta "iyi günlerinde olmaları halinde yüzde 70 başarıya bile ulaşabileceklerine inandıkları" ortaya çıktı.

Soruların yüzde 90'ından fazlasını doğru yanıtlayan-lar ise “en alçakgönüllü” deneklerdi; soruların yüzde 70' ine doğru yanıt verdiklerini düşünüyorlardı.

Tüm bu sonuçlar bir araya getirildi ve Dunning-Kruger Sendromu'nun metni yazıldı:

“İşinde çok iyi olduğuna” yürekten inanan ‘yetersiz’ kişi, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve aslında yapamayacağı işlere talip olmaktan hiçbir rahatsızlık duymaz! Aksine her şeyin hakkı olduğunu düşünür!
Ancak bu ‘cahillik ve haddini bilmeme’ karışımı mesleki açıdan müthiş bir itici güç oluşturur.

‘Eksiler’ kariyer açısından ‘artıya’ dönüşür.

Sonuçta, ‘kifayetsiz muhterisler’ her zaman ve her yerde daha hızlı yükselirler…

Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar çalışma hayatında ‘fazla alçakgönüllü' davranarak öne çıkmaz, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmaz, kıymetlerinin bilinmesini beklerler... Tabii beklerken kırılır, kendilerini daha da geriye çekerler... Muhtemelen üstleri tarafından da ‘ihtiras eksikliği’ ile suçlanırlar..."

N'olur fazla mütevazi olmayın!...

"Siz de çevrenize şöyle bir bakın" diyeceğim ama eminim bu satırları okurken bile aklınızdan bir dolu yüz, bir dolu isim geçti...

Bence Dunning ile Kruger'in, bu çalışmalarıyla 2000'de, Nobel yerine Harvard Üniversitesi'nin Ig Nobel'ini alma nedeni "cahil olmamalarıydı".

Gönlümün nobelini bu ikiliye vererek yazımı Bertrand Russel'in bir sözüyle bitiriyorum:

“Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır.”

14 Eylül 2017 Perşembe

Tayyip'in neyi doğru

Bu resimlerden biri Cumhurbaşkanlığı resmi internet sitesinden alınma. Recep Tayyip Erdoğan'ın 1973 Haziran ayında Istanbul İmam Hatip Lisesi'nden mezun olduğunu ve sonraki yıl da (1974) Eyüp Lisesi'ne devam ederek fark derslerini verip diploma aldığını resmi olarak belgeliyor.
Devamında da 1981 yılında Marmara Üniversitesi iktisadi Ticari Bilimler Fakültesini bitirdiğini resmi olarak belirtiyor. Bu arada 1974-1975 öğretim yılında Fakülte eğitimine başlamış olması gerekiyor. Ancak bu fakültenin kendi sitesinde kuruluş yılı olarak 1982 yazmasını da bir kenara koysak bile, 2.fotografta kendi elyazısı ile bir itiraf var.
Recep Tayyip Erdoğan İETT Spor ve Sosyal Tesisler Müdürlüğünden istifa ediyor.
Dilekçedeki şu 2 tarihe dikkat edelim.
İlki, "24.7.1974 tarihinden beri aralıksız çalıştığım" sözü. Yani Eyüp Lisesi'ni bitirince hemen işe başlamış. Üniversiteye değil.
2. Tarih İstifa tarihi; 18.6.1981.
Hani Cumhurbaşkanlığı resmi sitesinde Marmara Üniversitesinden mezun oldu denilen tarihte o meğerse İETT'den istifa etmiş.
1974-1981 arasında kesintisiz İETT'de çalıştı ise okula hangi ara gitti.
Diğer soru ise istifa gerekçesinde gizli.
"Özel sektörden almış olduğum uygun iş teklifi dolayısıyla istifa ediyorum" diyor.
Özetle bu yeni ortaya çıkan ve önceden bilinen birçok belge de gösteriyor ki Recep Tayyip Erdoğan'ın Üniversite diploması kökten yalan. Askerliğini de Yedek subay olarak yapmış olması ise tamamen "Resmi evrakta sahtekarlık" sonucudur.
O sahte Üniversite Belgesi ile hem askerliğini yedek subay olarak yapmış, hem de Cumhurbaşkanı olmuştur.
Bir zamanlar Atatürk'ün, İsmet İnönü'nün oturduğu Cumhurbaşkanlığı Makamında bugün Resmi Evrakta Sahtekarlık yapan birisi oturmaktadır.
Can Aral