9 Ocak 2012 Pazartesi

Köylü milletin efendisidir! (Gerçek üretici olursa)




Türkiye’nin sahibi ve efendisi kimdir? Bunun cevabını derhal birlikte verelim: Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi , gerçek üretici olan köylüdür. O halde, herkesten çok refah, saadet ve servete layık olan köylüdür. Binaenaleyh, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin iktisadi siyaseti, bu temel hedefi gerçekleştirmektir.
Efendiler! Diyebilirim ki bugünkü felaket ve sefaletin tek nedeni bu gerçeğin gafili bulunmuş olmamızdır. Filhakika; yedi asırdan beri dünyanın çeşitli bölgelerine sevk ederek, kanlarını akıttığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve yedi asırdan beri emeklerini ellerinden alıp israf eylediğimiz ve buna mukabil daima horlayarak karşılık verdiğimiz ve bunca fedakarlık ve ihsanlarına karşı nankörlük, küstahlık, zorbalıkla uşak derecesine indirmek istediğimiz bu asli sahibin huzurunda bugün büyük utanç ve saygı ile gerçek duruşumuzu alalım. Efendiler! Milletimiz çiftçidir. Milletin çiftçilikteki mesaisini çağdaş iktisadi tedbirler ile azami ölçüye ulaştırmalıyız. Köylünün mesaisinin sonuçlarını ve faydalarını kendi menfaati lehine azami ölçüye vardırmak iktisadi siyasetimizin esas ruhudur. Binaenaleyh; bir taraftan çiftçinin mesaisini artıracak ve verimli kılacak malumat, vesait ve teknolojinin kullanımı ve diğer taraftan onun mesaisinin sonuçlarından azami istifadesini temin eyleyecek iktisadi tedbirlerin alınmasına çalışmak lazımdır. Şimdiye kadar mevcut olan yolsuzluk, çağdaş nakliye araçlarının yokluğu, mübadele usullerinin çiftçi aleyhine olması ve hükümet kanunlarının çiftçiyi koruyamaması gibi engellerin kaldırılması lazımdır. Bu noktada bilhassa tarım ürünlerimizi benzer ecnebi ürünlere karşı korumaya engel olmakla milletimizi bugünkü iktisadi sefalete mahkum eden mülga(kaldırılan) kapitülasyonların acıklı durumunu hatırlatmadan geçemem. Malumunuzdur ki, memleketimiz iktisadi teşkilat ve muhit itibariyle kuvvetli bir halde bulunmuyordu. Özel iktisadi sermaye de serbest rekabete dayanabilecek dereceye erişememişti. Tanzimatın açtığı serbest ticaret devri Avrupa rekabetine karşı kendini koruyamayan iktisadiyatımızı bir de iktisadi kapitülasyon zinciriyle bağladı. Teşkilat ve özel sermaye açısından iktisat sahasında bizden çok kuvvetli olanlar memleketimizde, bir de fazla olarak, imtiyazlı mevkide bulunuyorlardı. Temettü (kar) vergisi vermiyorlardı. Gümrüklerimizi ellerinde tutuyorlardı. İstedikleri zaman istedikleri eşyayı, istedikleri şeriat tahtında memleketimize sokuyorlardı. Bütün iktisat alanlarımızda bu sayede mutlak hakim olmuşlardı.
Efendiler! Bize karşı yapılan rekabet hakikaten çok gayrimeşru, hakikaten çok kahir(zorlayıcı, yok edici) idi. Rakiplerimiz bu suretle gelişmeye müsait sanayiimizi de mahvettiler. Tarımımızı de zarara uğrattılar, yıktılar. İktisadi ve mali gelişmemizin ve ilerlememizin önüne geçtiler.
Efendiler! Artık serbest ve müstakil bir hayata atılan Türkiye için, iktisadi hayatı boğmakta olan kapitülasyonlar mevcut değildir. Ve olamaz. İktisadi hayatımızın belirlenmiş hedeflere yönelmesi ve süratle ilerleme ve gelişmesi için kabul edilecek tedbirler arasında memleketimizde Avrupa rekabeti yüzünden mahvedilmiş ve şimdiye kadar ihmal edilegelmiş tarımsal sanayiimizi geliştirme ve çağdaş iktisadi araçlarla ile teçhiz etmeyi öncelikli olarak ele alacağız. Gerek ziraat ve gerek memleketin servet ve sağlık açısından önemi tartışmasız olan ormanlarımızı da çağdaş tedbirler ile güzelleştirmek, genişletmek ve en yüksek verimi elde etmek esas ilkelerimizdendir. İktisadi siyasetimizin önemli amaçlarından biri de genel çıkarları doğrudan doğruya alakadar olacak kurumlar ve iktisadi teşebbüsleri mali gücümüz ve fenniyemizin müsaadesi ölçüsünde devletleştirmedir.
...
Mali kuvvetimiz bugüne kadar olduğu gibi, dışarıdan borç almaksızın, fakirane olmakla beraber memleketi idare edecek ve hedeflerine ulaşacaktır.
Efendiler! Bugünkü kutsal savaşımızın amacı tam bağımsızlıktır. Tam bağımsızlık ise ancak mali bağımsızlık ile mümkündür. Bir devletin maliyesi bağımsızlıktan mahrum olunca o devletin bütün hayati alanlarında bağımsızlık felçlidir. Çünkü her devlet ancak mali kuvvetle yaşar. Mali bağımsızlığın korunması için ilk şart, bütçenin iktisadi bünye ile denk ve birbirine uygun olmasıdır. Binaenaleyh; devlet yapısını yaşatmak için dışarıya müracaat etmeksizin memleketin gelir kaynaklarıyla idare temini, çare ve tedbirlerini bulmak lazım ve mümkündür.
TBMM Üçüncü Toplanma Yılı Açış Konuşmasından
(1 Mart 1922)

5 Ocak 2012 Perşembe

Astek Kristalleri


Astek Kristalleri
Astek ve Maya Uygarlıkları çok ileri bir uygarlıktı. Saf enerjiyi açığa çıkarmak ve yansıtmak için kristalleri kullanıyorlardı. Maya uygarlığına ait 13 adet kafatası da bugün insanları hayrete düşürüyor. Zira bu kafataslarında sanki yaşayan bir enerji var ve bu yoğun enerjinin var olduğu veya ne amaca hizmet ettiği henüz kanıtlanamadı. Bilinen tek şey ise, bu kristallere uygulanan ışık enerjisinin kristallere yansıyarak açığa çıkan enerjinin tek bir noktadan ilerlediği ve yayıldığı. Bu kristal kafa taslarında mevcut olan enerjiyi incelemek için HB firmasını harekete geçmiş bile ve üzerinde çalışmalar yapmaya başlamış. Bakalım neler bulacaklar...
İleriki zamanlarda IBM firması kristal enerjisi ile çalışan ve sonsuz depolama gücüne sahip olan bilgisayarlar yaparsa şaşırmayın. Kristal Hard Disklerde bulunan datalar sonsuza kadar kalıyor ve hiç silinmiyor. Bu bir keşif olursa o zaman gelecekte artık bilgi saklamak için Astek Uygarlığı gibi kristal enerjisini kullanmaya başlayacağız ve Mikro Dalga sistemleri ile kristalleri bir araya getirebilirsek ilerde uzaya seyahat eden Ufo larımız bile olacağı kanısındayım.

İnsan yeni bilgilere ve buluşlara daima açık olması gerek. Bunun için ise, ileriyi düşünmek ve görme gücü lazım.
Meksika ve Orta Amerika’da bulunan kristal kafatasları en anlaşılmaz sanat eserlerinden biridir. Maya ve Aztek kalıntılarında bulunan bu kafatasları, bazı ufologlar tarafından dünyadışı ziyaretçilerle ilişkilendiriliyor.
En tanınmış kristal kafatası, 1927’de Mitchell – Hedges tarafından Belize’de Maya kalıntılarında bulunmuştur. Bir kafatasında, alttan bakıldığında, bir uzay gemisi kristalin içinde görülebiliyormuş. Bazı müzik ve rekler hatta bir ufoya ait hologram görüntüler bu kafatasından saçılabilir.
Kafatasları birbirinden farklıdır. Gerek yapıldıkları zaman, gerekse kafatası şekli sebebiyle farklıdırlar. Ametist kafatası ünlüdür. Koyu mor renkli ametistten yapılmıştır. Bu kafatası uzun bir beyin boşluğuna sahiptir ve günümüz çizimleriyle uzaylı bir tür olan “grilere ” benzemektedir.
Kristal kafatasları hakkında bir çok teori vardır. Bir teoriye göre, bunların anlamı ancak bütün kafatasları bulunduğunda ortaya çıkacak.
Bu kafatasları söz konusu olunca eski Kızılderili ve Maya efsaneleri şaşırtıcı bir benzerlik gösterir. Geleneklere göre, 13 gerçek kristal kafatası vardır. Bunlar dünyaya, dünyadışı ziyaretçiler tarafından getirilmişlerdir. Bu eserler, insanlık hakkında önemli bilgiler içermektedirler. Hatta söylentilere göre bazı kafatasları “konuşabilmektedir”. Bu iki kültürün diğer bir ortak yanı ise, kristal kafataslarının mesajının anlaşılacağı tarih: 2012 YILI.
Michell – Hedges kafatası Hewlett – Packard şirketinin bilim adamları tarafından incelendiğinde, yaşı hakkında bir sonuca ulaşılamadı. Ancak elektriksel alanın artmasına yol açtığı anlaşılmıştır. Dikkati çeken diğer bir şeyde, bugünkü bilgisayar teknolojisinin geliştirilmesinde kristal araştırmalarının rolü olduğudur. Bazılarının düşündüğüne göre bu kafatasları, dünya dışı bir uygarlık tarafından dünyaya getirilmiş ve içine, bugün henüz çözemediğimiz şifrelenmiş bilgiler koymuşlardır.
Bir çok medyum, bu kristal kafataslarıyla deneyler yaptılar ve tarif edemedikleri bir güç hissettiklerini söylediler. Diğer bazı kişilere göre, bu kafataslarının birinin sahibi Joke Van Dieton, bunu iyileştirme amacına yönelik kullandı ve iddia ettiğine göre beynindeki tümör iyileşmiş.
Bazıları bu kafataslarının iyi karakterlerinden o kadarda emin değiller. Adrian G. Gilbert ve Maurice M. Cotterell, kitaplarında, Mitchell – Hedges kafatasının Maya rahipleri tarafından insanları yakmak için “yakma camı” olarak kullanıldığını düşünüyorlar. Başka Maya efsanelerine göre kafatası ölümü simgeliyordu.
Yapılan bilimsel bir analize göre Mitchell-Hedges kafatasının, o günkü ilkel teknoloji kullanılarak zımpara ile bu hale getirilebilmesi için, bir kişinin durmadan 300 yıl bu kristal parçasını zımparalaması gerekiyordu. Sonuç olarak, Maya dönemine ait 1000 yıllık bu kristal kuru kafa, tek bir blok kristal üzerine oyma olarak yapılmış. Nasıl yapıldığı hala anlaşılamayan kuru kafanın altından tutulan ışık, doğrudan göz çukurundan yansıyor. Bu teknolojinin bugün bile mümkün olmadığı söyleniyor.

2 Ocak 2012 Pazartesi

ŞALGAM

*Vitamin açısından zengin olduğu için hastalıklara yönelik koruma sağlar.
*Zindelik verir.
*Taş ve kum döktürür.
*Kanseri önler.
*Bronşları boşaltır.
*İdrar söktürücüdür.
*İştah açıcı özelliği şalgam yararlarındandır.
*Stres gidericidir.
*Boğaz iltihabı için yararlıdır.
*Bağırsakları çalıştırıcı etkisiyle kabızlığı önler.
*Sindirimi kolaylaştırıcı özelliği şalgamın yararları arasındadır.
*Mide ağrıları için yararlıdır.
*Bağışıklığı güçlendirir.
*Gripe karşı korunma sağlar.
*Çinli bilim adamları şalgamın SARS hastalığına yönelik direnç oluşturduğunu belirtiyorlar.
*Vücudu toksinlerden temizleyici etkisi bir diğer şalgam faydası olarak belirtilebilir.
*Şeker hastalarına doktorlar tarafından özellikle öneriliyor.

Tabi bir de şalgam suyu var:

*Şalgamın mayalanması sırasında içindeki kolesterol ve şeker sıfırlanır.
*A vitamini, B grubu vitaminler, C vitamini, magnezyum ve potasyum gibi mineraller içerir.
*Şalgam suyu alırken cam şişede olanlar tercih edilmeli.

Şalgamın Besin Değeri: 100 gr. taze şalgamın içerdiği önemli besin değerleri şunlardır: 23 kalori; 0,8 gr. protein; 4,9 gr. karbonhidrat; 0 kolesterol; 0,2 gr. yağ; 0.9 gr. lif: 24 mgr. fosfor; 35 mgr. kalsiyum; 0,4 mgr. demir; 34 mgr. sodyum; 188 mgr. potasyum: 20 mgr. magnezyum; eser miktarda A vitamini; 0,04 mgr. B1 vitamini; 0,05 mgr. B2 vitamini; 0,3 mgr. B3 vitamini ve 22 mgr. C vitamini.

Hiçbir ressam can sıkıntısından ölmedi…


Elizabeth Lunday’in Büyük Sanatçıların Gizli Hayatları adlı kitabını okuduktan sonra resim sanatına farklı gözle bakmaya başlayacaksınız. Hatta hiçbir müze gezisi sizin için durağan ve sıkıcı olmayacak. Lunday’e göre hiçbir ressam can sıkıntısından ölmedi. Zira hepsi de büyük sanatın doğduğu yerde, kaosun kıyısında yaşamıştı…




Çiçek görüntüsü altında devasa vajinalar çizen Georgia O’Keeffe resim yapmak için tuvalin başına geçmeden önce çırılçıplak soyunurmuş. Bu yüzden eve gelen konukların sık sık nahoş durumlarla karşılaştıkları yani ev sahibesini çıplak olarak ‘bastıkları’ olurmuş… Dünyanın en çok satan ressamı Thomas Kinkade’in öncülü aslında Albrecht Dürer’miş. Kinkade’in, son derece kitsch tablolarını internet üzerinden pazarlayarak çok ama çok zengin olması gibi, Dürer de her resminden yüzlerce kopyayı bizzat çıkarıp kitapçılarda satışa sunuyormuş… Aralarındaki büyük deha farkı ayrı konu. Gerçekçiliğe önem veren ve modelsiz resim yapmayan Caravaggio, Lazarus’un Dirilişi tablosu için yardımcılarından yeni gömülmüş bir cesedi mezardan çıkarıp kollarından tutarak poz verdirtmelerini istemiş. Dahası eline bir hançer alarak cesedi yine gerçekçilik adına bir kez daha ‘öldürmüş’. Ancak yardımcılarının kokudan bayılmaları yüzünden poz verme seansı kısa sürmüş.
Büyük Sanatçıların Gizli Hayatları adlı kitapta dahi ressamların inayetten sahtekarlığa, düzenbazlıktan züppeliğe türlü çeşit acayip hikayeleri anlatılıyor. Aralarında oturma odasında orji düzenleyenler de var, hapiste yatanlar da… Hatta Aşk Gemisi’nde konuk oyuncu olarak görünenler bile var.
Kitaptaki bölüm adları da birbirinden eğlenceli… Genç bir adam olarak çileden çıkmış ressam… Penis kardeşliği… Tavus kuşu odası tedirginliği… İncelmiş vahşinin gizli çekiciliği… Başarıya erişmezseniz, mezar taşınızı bekleyin… Teşhis: Deha… Hayat limon servisi yapıyorsa, sen sanat yap… Tual üzerinde herkes çığlık attığını duyabilir… Cebindeki silah mı, yoksa sadece beni gördüğüne mi sevindin? Şeref baş ağrıtıyor… Kübizm pasaklı olduğunu asla itiraf etmek zorunda değilsin demektir… En iyi küçük genelev… İneklerim var, seyahat ederim… Elveda melekler, merhaba devrim… Silinmeden önce hayat… Erkek, hizmetçisinden belli olur… Son ölen son sözü söyler… Kimse Michealangelo’yu köşeye sıkıştıramaz ama bir tavan arasına, belki…
İşte kitapta hikaye edilen ressamlar ve heykeltraşlardan seçtiğim birkaç tanesi…
August Rodin: Kalpsiz sevgili ve hayırsız koca
Okuma yazma bile bilmeyen, güzel ve zeki bile olmayan bir terzi kızla, Rose Beurret’yle sevgili oldu. Kadın onun bütün işlerini yapıyor, gıkını çıkarmadan köle gibi çalışıyor, üstelik sanatçının başka kadınlarla olan kısa ve uzun süreli ilişkilerine karışmıyordu. Camille Claudel’le olan fırtınalı ve uzun beraberliğe bile öfkelenmedi. Rose sabırla vefakalarlıkla Rodin’in tamamen ona ait olacağı günü bekledi. Adamsa ondan olan oğlunu evlat edinmeye bile tenezzül etmediği gibi sevgilisine müthiş servetinden zırnık koklatmadı, ona ufak bir hizmetçi maaşından fazlasını uygun bulmuyordu. Kadın da zaten hizmetçiden farksızdı. Rodin, tam 53 yıl sonra, iyice yaşlandıklarında ancak Rose’a evlenme teklif etti. Ancak Rose birkaç gün sonra hastalandı. Yatalak olarak geçirdiği iki haftadan sonra, taze gelinliğinin tanı bile çıkaramadan öldü.
Andy Warhol: Fabrika’daki kayıp ruhlar
Radikal bir feminist tarafından vurulan Andy Warhol 1963′te bir depo alıp adını Fabrika koydu. Hem atölye hem de 24 saat parti mekanı işlevi gören Fabrika’ya çoğunluğu uyuşturucu bağımlısı olan ve Rezil Rita, Belediye Başkanı, Düşes ya da Şekerleme Perisi gibi garip adlar taşıyan eşcinseller, transseksüeller geliyordu. Warhol onları zen benzeri bir umursamazlıkla kabul ediyor hatta bu tavrını zaman zaman acımasız bir kayıtsızlığa dönüştürebiliyordu. Bir keresinde Freddie herco adlı biri LSD tribi esnasında kendini Fabrika’nın beşinci katından atmıştı. Warhol asistanlarını şöyle azarladı: “Niçin beni önceden uyarmadınız? Kameramı hazırlamış olsaydım olayı filme çekebilirdim.”
Frida Kahlo: Kocasını bebek gibi yıkayan kadın
Frida Kahlo onu sayısız kereler aldatan ve sonradan “Şeytandan bile kötü” diye tanımlayacağı ressam kocası Diego Riviera’yla tanıştığında adeta büyülenmişti. Saatlerce onun çalıştığı yere gidip onu seyrediyordu. Aralarında büyük yaş farkı vardı, dahası arkadaşları Diego’yu çirkin, pis ve şişman buluyor, Frida’nın onda neyi beğendiğini anlayamıyorlardı. Frida şöyle dedi onlara: “O müfik, sevecen , bilge ve tatlı biri. Ne olmuş şişman ve kirliyse? Ben onu yıkar, temizlerim.” Gerçekten de öyle oldu. Yıkanmaktan hazzetmeyen Diego Riviera’yı küvete girmeye ancak Frida ikna edebiliyordu ve 140 kiloluk kocasını suda yüzen ördekler ve diğer oyuncaklarla birlikte saatlerce sabunlayıp temizliyordu.
M.C. Escher: Lütfen bana ‘Sir’ deyiniz!
Bu illüzyon numaraları kullanarak farklı dünyalar ve farklı boyutlar icat eden nevi şahsına münhasır ressamın popülerliği 1960′larda doruğa çıkmıştı. En büyük hayranlarından biri de Mick Jagger’dı. Jagger onunla tanıştıktan kısa bir süre sonra bir mektup yazdı ve yeni Rolling Stones albümünün kapak grafiklerini yapmasını rica etti. Salvador Dali dışında hiçbir meslektaşını beğenmeyen kibirli ve havalı Escher yaşlı bir İngiliz beyefendisi olarak sadece sevgi ve hayranlık değil aynı zamanda saygı da bekliyordu. Jagger’a şu cevabı yazdı: “Lütfen bir daha bana ön adımı kullanarak ‘Sevgili Maurits’ diye hitap edemeyeceğinizi hatırlatmama izin verin.”
Marcel Duchamp: Olimpiyatlara katılan ressam
Dada’nın temsilcilerinden Marcel Duchamp’a şöhretinin doruğundayken, bir mültimilyarderden müthiş bir teklif geldi. Hayatı boyunca yapacağı her resim için 10 bin dolar alacaktı. (Eserlerini nasıl yaptığını bilenler için bunun hakikaten iyi teklif olduğunu söylemek gerek. Mesela ucuz bir Mona Lisa röprodüksiyonuna alelacele bıyık çiziktiriveriyor ve böylece büyük para kazanabiliyordu.) Bunu duyan Duchamp satranç oynamayı sanata tercih ettiğini söyleyerek resim yapmayı bıraktığını açıkladı. Ve gerçekten de gününün neredeyse 24 saatini satranç oynayarak geçirmeye başladı. İki yıl sonra Büyük Usta ünvanını aldı hatta Fransa’yı olimpiyatlarda temsil etti. Bu arada hakiki Mona Lisa’nın kaşları da yüzlerce yıldır ayrı bir esrar. Zira resmin ilk tasarım notlarında Leonardo şöyle yazmış: “Doğal kaşları var. Tüyler özellikle bir yerde daha da yoğun biçimde çıkmış” Gelin görün ki dünyanın bu en ünlü tablosundaki kadının kaşları yok. Ya Leonardo yarı yolda kaşları tamamlamaktan vazgeçti ya da kaşlar esrarengiz bir biçimde sonradan yok oldu.
Birkaç tuhaflık daha
Salvador Dalí aşık olduğu Gala’yı baştan çıkarmak için gübreden elde ettiği çok igrenç bir parfüm yapmış.
Gabriel Dante Rossetti’nin sayısız egzotik hayvandan oluşan büyük bir hayvanat bahçesi varmış. Lakin en sevdiği hayvanı, Avustralya’dan getirttiği kangruyla domuz karışımı bir mahluk olan vombat’mış. Rosetti onun yemek masasının üzerinde uyumasına bile izin veriyormuş.
Ressam ve heykeltraş Michelangelo’nun vücudu öyle kötü kokuyormuş ki, yardımcıları onunla uzun süre çalışmaya dayanamadıkları için ‘istifa ediyorlarmış’. Michealangelo’nun bir diğer tuhaflığı da ömrü uzattığına inandığı için cinsel perhiz yapmasıymış.
Edward Hopper düzenli olarak karısını dövermiş.
Claude Monet ilk karısı kanserden ölmeden birkaç gün önce, yeni tanıştığı bir kadınla nişanlanmış karısı öldükten hemen sonra da yeniden evlenmiş.
Kulağı kesik ressam Vincent van Gogh tüpteki boyalara tıpkı çocukların çikolatalı kremaya baktığı gibi bakar, hatta o boyaları tüpten emerek yermiş.
Oturma odasında orji düzenleyen genelev müdavimi Pablo Picasso tam bir heykel zararlısıymış; Louvre Müzesi’ndeki bazı heykelleri parçaladığı ya da kafalarını kırdığı için aylarca hapis yatmış.
Pop Art’ın yaratıcısı ve en büyük temsilcisi Andy Warhol Aşk Gemisi adlı dizinin bir bölümünde oyuncu olarak seyirci karşısına çıkmış.
Gülenay Börekçi, Habertür

4 Aralık 2011 Pazar

Hermes-Thot

Batı Uygarlığını derinden etkileyen en önemli öğretilerden biri Hermetizm’dir. Bu ezoterik felsefenin simgesi de Hermes veya Thoth’dur.


O, “Ermişlerin Ermişidir”. Hermes, kendinden sonra gelen dinleri, akımları, sanatı, bilimi ve felsefeyi etkilemiştir.

Rönesans dönemine ait ve içine Astroloji’yi de alan konulardan birisi de Hermetizm’dir. Bu sözcük Hıristiyanlık öncesi dönemde yer alan inançları içine almaktadır.

Astroloji’de sık sık geçen “yukarıda ne varsa, aşağıda da o vardır” ilkesi yine Hermetizm’den gelmektedir.

Çok özet bir anlatımla, Hermetizm insanoğlunun evrenle olan birliğini, onun bir parçası olduğu düşüncesine dayanmaktadır.

Yunanlılar, “Hermes” için hem kral, hem büyük rahip, hem de din kurucu olması nedeniyle, üç kere büyük ya da üç kere bilge anlamına gelen "Trismegistus" sıfatını kullanmışlardır. Sais'de bir tapınak inşa eden Hermes için, Mısır'ın "Ölüler Kitabı"nda, "ilahi kelamın efendisi ve ilahi sırların sahibi" denilmektedir.

İslam’da Hermes Trimegistos, İdris Peygamber olarak geçer. İslam’da da Hermes bir kültür kahramanı olarak ele alınmış ve tüm sanat ve bilimleri icat ettiğine inanılmıştır.


Osiris’ in müridlerinden olan ve ondan altı bin yıl sonra yaşayan Hermes, günümüzden onaltı bin yıl önce, günümüz bilim dünyasının, nasıl olup da ortaya çıktığını açıklayamadığı ileri Mısır uygarlığının oluşumuna öncülük etmiştir.

James Churchward’a göre, o, Mu ve Atlantis dönemindeki tek tanrılı dini İ.Ö.16.000 yıllarında Mısır’a getirmiş Atlantisli bir bilgedir.



Aslında daha önce düşünülecek ne varsa zaten düşünülmüş. Güneşin altında yeni hiçbir şey yoktur, sözünü hatırlayalım. Ne 3 dinin kitapları otantiktir, ne de felsefe sistemleri, biraz araştırma yapan birisi bunların kadim bilgeliğe dair şeyler olduğunu görür. Yeni olan sadece dilegetiriş biçimidir. Evet özgün olan dilegetiriş biçimidir ancak, yoksa ne Platonun idealar kuramı, ne Pytagoras teorimi ne Thales'in suyu, ne de İsanın öğretileri kendi buluşları. Dikkat ederseniz tüm bu saydığım şahsiyetler Mısırda (Bazıları Mısıra ilaveten Hindistan ve Tibette) uzun yıllar inisiyatik eğitim almış kadim bilgelikler konusunda uzmanlaşmış kimseler. Yani ana fikir eski fakat sunum biçimi yeni diyebiliriz. Tabii gene de bunun böyle olması bu kişilerin biçim verdiği sistemleri önemsiz kılmaz. Çünkü eski fikirleri yeniden sistematize edip çığırlar açmışlardır; üslupları kendilerine hastır.


Her şeyi gören zihin vasıtasıyla,
Şahitlik ettim bizzat Göklerin görünmez yüzüne,
Ve tefekkür yoluyla eriştim Hakikat bilgisine,
İşte bu bilişle yazıyorum bu mısraları...


Hermes Trismegistus

“Şimdi sen bu sırları öğrenmiş olduğuna göre, Söz vermelisin sessiz kalacağına Ve asla açıklamamaya Tekrar doğuşun nasıl aktarıldığını. Bu öğretiler, özel olarak kaydedilmiştir Yalnızca Atum’un bilmelerini istediği Kişiler tarafından okunsun diye. Bulunmaz hiçbir ahenksizlik Mekânı gökyüzünde olanlar arasında.Tek amacı vardır hepsinin, tek zihin, tek his; Çünkü bağlanmıştır sevgi büyüsüyle onlar Tek ahenkli bütüne.” (Hermetika)

20 Ekim 2011 Perşembe

AKP'nin ilginç adamları



Hasan Cüneyt Zapsu, 1956 yılında İstanbul’da doğdu. Alman Lisesi‘ni ve İstanbul Üniversitesi’ni bitirdi. Münih Üniversitesi’nde İş idaresi eğitimi gördü. Babası Pertev Zapsu 1980 yılında öldü. Annesi Gaye Zapsu hala yaşıyor ve aile ilişkilerinde çok önemli bir rolü var: Uzel Makine’nin sahibi İbrahim Uzel’in kızı. Ailenin büyük oğlu Aziz Zapsu, BİM’in yönetim kurulu başkanı…
BİM‘in, Yasin El Kadı, Mehmet Fatih Saraç ve Mohammed Omer A. Zubair‘in ortak olduğu, kuruluş sözleşmesini Yasin El Kadı adına Tayyip Erdoğan’ın da avukatı olan Faik Işık’ın imzaladığı Caravan Dış Ticaret ve İnşaat Limited Şİrketi’ne para yatırdığı ortaya çıkıyordu.
BİM’in büyük ortağı ise Amerika merkezli Yahudi sermayesinin başarılı finans şirketlerinden Merrill Lynch. BİM’in yönetim kurulunda AKP’lilerin ağabeyi Korkut Özal, Cüneyt Zapsu, terörist Yasin El Kadı, George Bitar, M. P. Kassamali Merali, Ekrem Pakdemirli, Başbakan Tayyip Erdoğan’a kızının kına gecesini evinde yapacak kadar yakın olan Nakşibendi tarikatı’nın önemli isimlerinden Mustafa Latif Topbaş yer alıyordu…
Kadı ile ilişkiler gündeme geldiğinde BİM’deki bazı ortaklar gözden kaçıtılıyordu… Bunlar; 2000 yılında ortak olan Bank of Amerika, International Investment Corparation, 1999 yılında ortak olan Merrill Lynch Global Emerging Marketing Partuens, World Wide Limited…
MASAK raporu’na göre El Kaide’nin elemanı Yasin El Kadı ile para ilişkileri olanları açıklamıştık… Bu raporda Hasan Cüneyt Zapsu’nun 60 bin dolar, Annesi Gaye Zapsu’nun 250 bin dolar Yasin El Kadı’nın Al Baraka Türk’teki hesabına para yatırdıkları ortaya çıkıyordu.
31.03.2004 tarihli Maliye Bakanlığı Mali Suçları Araştırma Kurulu’nun Raporuna göre Yasin El Kadı ile para ilişkisi olan Nimet Gıda’nın yönetim Kurulu Üyeleri;
Mehmet Fatih Saraç, Osman Faik Bilge, G. Abdülaziz Zapsu, Mustafa Rıza Yazan, Ahmet Erdoğan, Tayfun Ergün, Mustafa Latif Topbaş, Hasan Cüneyt Zapsu…”
Yine aynı rapora göre Ahsen Plastik’te Kadı ile para ilişkisi içindeydi. Ahsen Plastik Yönetimi şu isimlerden oluşuyordu:
G. Abdülaziz Zapsu, Tayfun Ergin, M. Fatih Saraç, Hasan Cüneyt Zapsu, M. Latif Topbaş…”
Yasin Al Kadı ile para ve ortaklık ilişkisine giren bir başka şirket ise Ülker Gurubuna dahil AK Gıda idi: AK Gıda‘nın Yönetim Kurulunda;
Mustafa Latif Topbaş, Murat Ülker, Zeki Ziya Sözen, İbrahim Halit Çizmeci, Metin Yurdagül, Sabri Ülker, Orhan Özokur…” gibi isimler yer alıyordu.
Neyse gelelim biz Cüneyt Zapsu’nun kim olduğuna… Cüneyt Zapsu Azizler Holding, Balsu, Massey Ferguson ve Uzel traktör fabrikası doğrudan etkili olduğu kuruluşlar. BİM’i saymıyorum bile… Üye olduğu kuruluşlar ise ayrı bir kitap yazılacak boyutta: TÜSİAD, MÜSİAD, Türk – Amerikan İş Konseyi, Dünya Ekonomik Forumu ve daha pek çok uluslararası örgüt.
Baba Pertev Zapsu bir süre Almanya’da yaşıyor. Oğulları burada okula başlıyor. Aile önce Almanya’da sandiviç satıyor, buradan iplik ticaretine giriyor bu alanda büyüyor.
Aile 1966 yılında Türkiye’ye dönüyor. Uzel Makine’de ortaklığı olan Zapsu ailesi yakın tarihte bu ortaklıktan ayrılıyor, fındık işine giriyorlar. Uluslararası alana taşınan fındık işi Cüneyt Zapsu’nun alanında kalıyor; BİM marketler zinciri ise ağabeyi Aziz de…
Anne Gaye Zapsu, “Türk Müslüman Kadını” portresi olarak, sağın ünlü Atatürk düşmanı Necip Fazıl Kısakürek’in çıkardığı Büyük Doğu dergisine kapak oluyor. Gaye hanım ayrıca “kadın hat sanatçısı.”
İstanbul ve Almanya’da işletme ve iş idaresi eğitimi alan Cüneyt Zapsu, İstanbul’a döndüğünde, ağabeyi Aziz Zapsu ile ticaret yapıyor. 13 Haziran 1977′de İstanbul Ticaret Odası’na kayıtlı Azizler Holding’i kuruyorlar. Söz konusu holding’in yönetim kadrosu ise kağıt üzerinde şöyle;
“Aziz Zapsu, Hasan Cüneyt Zapsu, Kenan İsmail Öktener, Gaye Zapsu.”
Cüneyt Zapsu hala INC (International Nut Council) Başkanlığını yürütüyor. INC, merkezi İspanya ve ABD olan, dünyanın 40 ülkesinden 500 civarında, kabuklu meyve (badem, fındık, mahun cevizi, antepfıstığı, çamfıstığı, kestane, ceviz, pecan…) sektör temsilcisi bu örgütte yer alıyor. Aralarında dünyaca tanınmış markalar var: California Almond Board, Çin kestane üreticileri, Mac Farm, Planters, Blue Diamond, Kraft, İtalyan FerreroÜyelerinin sadece işlenmemiş tarım ürünü cirosu 5 milyar dolar civarında. INC, WHO (World Health Organisation) ve AB Codex Alimentarus, yani gıda standartlarında tek belirleyici muhatap kabul edilmekte.
Ticarete atılan Zapsu ailesi bu yıllarda Türkiye’nin tanınmış iki ailesiyle yakın ilişkiler kurmaya başlıyorlar: Özal ve Topbaş aileleri. Özal ailesinden Korkut Özal, Topbaş ailesindense Mustafa Latif Topbaş ile ilişikiler sürekli gelişmiş
Mustafa Latif Topbaş, 2000 ve 2001 yılında vergi rekortmenleri olarak ilk yüze girmiş. Ancak Yahya Murat Demirel, Hayyam Garipoğlu ve diğer sanıklarla birlikte vergi kaçakçılığından yargılanmış. Ülker’in kurduğu Link içeceklerinin yönetim kurulunun başkan vekili. Natura ve Ak Gıda kendisine ait.
Bu iki ailenin ortak özellikleri ise, Naşibendi olmaları. Özal, İskenderpaşa; Topbaş ise Erenköy cemaatine bağlı. Topbaş ve Zapsu ailesi gelişen ilişkiler sonucu, 1995 yılında BİM mağazalar zincirine ortak oluyorlar. Zincirin bir diğer halkası ise, Nakşibendi şeyhlerinden Emin Saraç’ın oğlu Fatih Saraç. Özal ve Zapsu ailelerinin ilişkileri 1990′lı yıllarda başka bir oyut kazanıyor: Korkut Özal Demokrat Parti’nin başına geçiyor, Başkan vekili ise Cüneyt Zapsu!
Bedirhan Aşireti
Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiye’si döneminde Kürtçülüğün iki ana kola ayrıldığı görülüyor. Birincisi ve en fazla taraftar toplamayı başaran Nakşibendi Tarikatı şeyhlerinin başını çektiği özerklik yanlıları olduğu görülüyor. İkincisi ise, Osmanlı Türkiye’sinde başını Bedirhan aşiretinin çektiği Cemilpaşazadeler ve Babanlar’ın destek verdiği Cumhuriyetin ilk yıllarından sonra yeraltında kayan, 27 Mayıs 1960 Anayasası’nın gölgesinde “Doğu Kültür Ocakları”, değişik sosyalist gruplar ve nihayet PKK’ının başını çektiği “tam bağımsızlık” yanlıları.
Bedirhan aşiretinden çok sayıda ünlü isim günümüz Türkiye’sinde siyasi, akedemik, sanat, sanayi ve ticaret ortamında yerini almıştır. Prof. Emre Gönensay ile birlikte Cüneyt Zapsu ilk akla gelen isimlerden. Gönensay, Tansu Çiller’in Başkanlığında Dışişleri Bakanı olarak görevde bulundu. Cüneyt Zapsu ise Recep Tayyip Erdoğan’ın “aklımın yarısı” olarak kanse ettiği baş danışmanı.
Gazateci Çiğdem Toker Maliye Bakanı Kemal Unakıtan‘a herkesin içinde bir soru sordu:
“Cüneyt Zapsu ile Yasin El Kadı arasındaki kara para trafiğini belgeleyen MASAK raporunu sümen altı ettiğiniz ve işleme koymadığınız söyleniyor. Bu kouda ne yaptınız?”
Unakıtan bu soru üzerine şaşırdı, kızdı, bozardı – ki bu pişkin ve utanmaz adamın 80 yıllık fabrikalarımızı satarken neler söylediğini göz önünde bulundurun- ve şu yanıtı verdi:
“O raporu savcılığa gönderdik. Savcılıkta”
Ertesi gün Zapsu yazılı bir açıklama yaptı:
“Benim böyle bir savcılık soruşturmasından bugüne kadar bilgim olmadı. Böyle bir şeyin olduğunu da zannetmiyorum.”
Cumartesi günü ise gazetelerde bir haber vardı. Başbakanlık, CHP Adana Milltvekili Kemal Sağ’ın soru önergesine verdiği yazılı yanıt:
“Cüneyt Zapsu adında bir personelin Başbakanlık Danışmanı olmadığı kayıtlarımızdan anlaşılmıştır.” diyordu.
Sevgili okuyucularım!!!
Şu olaylara bakar mısınız??? Adam Başbakan adına dünyayı geziyor. ABD yönetimiyle bile toplantılara katılıyor ve Başbakanlık kendisnin Başbakan Danışnmadı olmadığını söylüyor!!!
Bedirhan Aşireti hakkıdaki bilgilere devam edelim… Esma Gündoğdu’nun, Yerini Aktüel dergisinin 25 Ekim 2005 tarihli sayısında yer alan yazısına göre, şöhretli Bedirhaniler’den bazıları;
Eski Milli Eğitim Bakanı Vasıf Çınar, Tarihçi yazar Cemal Kutay, eski Galatasaray Spor Klübü Başkanı Tevfik Ali Çınar, senarist Ayşe Şaşa -Şaşa eski Marksist sonra dinci-, İbrahim Alaattin Gövsa, Menderes dönemi Dışişleri Bakanı Fatin Rüşdü Zorlu, Ürdün Kralı Hüseyin’in amcaoğlu Rakan Haşimi gibi isimler…”
Cüneyt Zapsu’nun akrabalarına devam edelim;
20 Eylül 1992′de, Diyarbakır’da faili meçhul bir siyasi cinayete kurban giden Kürtçü Musa Anter Zapsu, Cüneyt Zapsu’nun eniştesi. Musa Anter öldürüldüğünde kuduz it Abdullah öcalan başsağlığı mesajı yayınlamıştı. Musa Anter’in İsveç’te yaşayan oğlu Dicle Anter’in Vatan Gazetesi’nin Kürt asıllı yazarı Ahmet Tulgar’a 30 Ekim 2005 tarihnde verdiği röportajdan öğreniyoruz ki Musa Anter 49′lar davası sırasında, 1959 yılında Kürtçe şiir yazmış. Bu 1938′den beri Kürtçenin ilk kez gündeme gelmesiymiş.
Babanne hidayet Zapsu, Bedirhan Paşa ailesinden. Baba Mustafa Pertev Zapsu’nun babası ise Said’i Nursi’nin talebelerinden ve Dar’ül Hikmey-il İslamiye üyesi, yazar, şair ve Birinci Dünya Savaşı’nda Ruslara esir düşmüş Abdurrahim Zapsu. Abdurrahim Zapsu’nun annesi Zeliha Hanım Arvasi aşiretinden Seyyit Muhammed Arvasi’nin oğlu Muhyiddin Arvasi’nin kızı, babası ise Seyyit Pertev Bey. Van ‘dan İstanbul’a Said Nursi ile gelen Abdurrahim Zapsu çeşitli Kürt derneklerinde görev aldı.
Zapsu ailesinin en meşhuru ise Cüneyt Zapsu’nun dedesi: Abdurrahim Zapsu’dur. Çünkü Abdurrahim Zapsu ayrılıkçı Kürt Teali Cemiyeti’nin Kurucularından… Ayrıca en yakın arkadaşlarından biri tescilli hain Şeyh Sait, biri de Said Kurdi (Nursi)…
Said-i Nursi’nin öğrencisi olan Abdürrahim Zapsu, Bedirhan Aşireti lideri Kürt Bey’i Bedirhan Paşa’nın torunlarından Hidayet Hanım’la evlendi. Bu evlilikten 4 çocuğu oldu, Cüneyt Zapsu’nun babası Mustafa Pertev bunlardan biridir.
Kürt Talebe Hevi (Ümit) Cemiyeti’nin on sekizinci sıradaki kurucusuydu. Birinci Cihan Harbi’nin Türk-Osmanlı devletinin aleyhine gelişmesiyle birlikte Said Nursi ve Abdürrahim Zapsu Doğu Cephesine gitti. Ruslara esir düştüler.
Rusya’daki 1917 Bolşevik İhtilali’nden sonra Türkiye’ye dönen Said Nursi İslam Akademisi Dar-ül Hikmet-il İslamiye üyeliğine seçildi. Burada Nursi’nin öğrencisi olan Abdürrahim Zapsu, Bedirhan Aşireti lideri Kürt Bey’i Bedirhan Paşa’nın torunlarından Hidayet Hanım’la evlendi. Bu evlilikten dört çocuğu oldu. Cüneyt Zapsu’nun babası Mustafa Pertev bunlardan biridir. Abdürrahim Zapsu bir yandan devlette, maliyede çalışırken diğer yandan Ehl-i Sünnet dergisini çıkarıyordu.
Cüneyt Zapsu’nun dedesi Abdürrahim Zapsu Necip Fazıl Kısakürek’in öncülüğünde kurulan Büyük Doğu Cemiyeti’nde kurucu üye oldu. Bu arada, aynı zamanda İstanbul’da, Dicle Talebe Yurdu’nun yöneticiliğini yaptı. Yurt İstanbul’a üniversite öğrenimi için gelen “Kürt gençleri”nin kaldığı bir yerdi. Cüneyt Zapsu’nun dedesi Abdürrahim Zapsu bu yurtta tanıdığı ve ta o zamanlar Kürtçü olan Musa Anter’e kızı Ayşe Hale’yi verdi. Ayşe Hanım Avusturya Lisesi’ni bitirmeden bıraktı.
Bu ilginç bir durumdu. Abdürrrahim Zapsu dindardı, Musa Anter ise Marksist ve ateist. Acaba kızını verecek kadar kendine yakın hissetme sadece “Kürtçü”lük dürtüsüyle olabilir mi? Musa Anter “49′lar olayı”nda diğer Kürtçülerle tutuklanacak kadar Kürtçülük faaliyetlerinin içinde.
Said Nursi’nin Afyon-Emirdağ’daki sürgün ve mecburi ikamet günlerinin ziyaretçilerinden biri Abdürrahim Zapsu. Bilahare Nursi Laleli’deki evinde Abdürrahim Zapsu’ya iadeyi ziyarette bulunuyor ve burada Musa Anter ile tanıştırılıyor.
Abdürrahim Bey, oğlu Musataf Pertev’i “Masey Ferguson” traktörlerinin Türkiye’deki imalatçısı Uzel ailesinin kızı Gaye Uzel ile evlendiriyor. Bu evlilik Azizler Holding’in temelinin atılmasına vesile olmuş.
27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra Menderes hükümetinin yönetimden uzaklaştırılması üzerine, Mustafa Pertev Zapsu, Cüneyt Zapsu’nun ifadesiyle “soyadından dolayı nasıl olsa baskı göreceğini” bildiği için Türkiye’yi terk ediyor. Önce Marsilya’ya, sonra Rotterdam ve sonra da Münih’e geçen Mustafa Pertev Zapsu, Almanya’da iplik ticaretine başlıyor. Aile Münih’te bir araya geliyor.
Mustafa Pertev Zapsu’nun “iplik ticareti”ni seçmesi tamamen tesadüf müdür, yoksa o günün şartlarında Türkiye’de iplik ticaretini büyük ölçüde kontrol altında tutan “grubun” yardım ve desteği olmuş mudur? Bunu ancak aile bilebilir. 1966 yılında Türkiye’ye dönen ailenin çocukları Aziz ve Cüneyt Zapsu öğrenimlerini Alman Lisesi’nde devam ettiriyor. Cüneyt Zapsu, duvarları Einstein , Beethoven’in resimleriyle süslü bu okulda “her şeyi sorgulamayı” öğreniyor. Dedesinin ve babasının çocuklarını yabancı okulda okutması da bununla ilgili. “Robot gibi değil, daha açık fikirli olmamızı istedikleri için Alman Lisesi’ne gönderdi bizi” diye sözlerini tamamlıyor Cüneyt Zapsu.
14 Aralık 1987′de baba MustafaPertev Zapsu öldüğünde Azizler Holding iyice güçlenmişti. Aziz ve Cüneyt Zapsu: “Babamız her zaman, korkulan, çekinilen isimlere evinin kapısını açtı. Öyle günler yaşadık ki, Arvasiler kendilerini Arvasi diye tanıtamıyordu. Soyadlarını “Eryuvası” diye söylerlerdi.”
Aziz ve Cüneyt Zapsu’nun bu yorumu Handan Arvas tarafından yalanlanmaktadır. Chicago üniversitesi’nden Dr. Hakan Özoğlu’nun Handan Arvas’a dayandırdığı bilgiye göre, Şeyh Şefik Arvasi, soyadı kanunu çıktıktan sonra nüfus memurunun yaptığı bir yanlışlık sonucu “Eryuvası” soyadını almıştır.
Ailenin bir de gölgede kalan ismi var. Kürt Bedirhan Paşa’nın oğlu Murat Remzi Çınar’ın torunu Hidayet Zapsu. Babası ise Aziz Çınar. Arusi tarikatı’nın şeyhi Aziz Çınar, Hidayet Zapsu’nun babasıydı. Bedirhan Aşireti mensubu Aziz Çınar, bir deniz subayı olan Ömer Mardin’den almıştı şeyhliği. Mardin de soyadından anlaşılacağı gibi Mardinizadeler ailesindendi. Ömer Mardin’in şeyhi ise, Can Kıraç’ın eşi Nazlı Kıraç’ın dedesi, ünlü Şeyh Küçük Hüseyin efendi’ydi. Can Kıraç, Koç Holding’in eski üst düzey yöneticilerinden olup Vehbi Koç’un damadının kardeşidir. Gaye Zapsu, Esma Gündoğdu’ya anlatıyor:
“Kayın pederim, -Abdürrahim Zapsu- Abdulhakim Arvasi Hazretleri’ne bağlı Nakşibendî’ydi. Eşim de babasından dolayı aynı dergâhtandı. Benim ailem ise bir başka Nakşibendî şeyhinden, Bursalı Mehmet efendi’den ders aldı. Yani Mehmet Zahit Kotku Hazretleri’ne bağlıydı.”
Cüneyt Zapsu’ya göre, “tasavvuf Anadolu’nun büyük kazancı. Bugün Balkanlar’da yaşayan milyonlarca Hıristiyan varlığını Mevlanalara, Yunuslara borçludur”. Cüneyt Zapsu’nun bir ayağı yakın akrabaları gibi Güneydoğu’dan çok Amerika’da.

Portrait Tutorial - How to Draw a Face Step by Step

Portrait Tutorial - How to Draw a Face Step by Step